Cumhuriyet döneminin kıymetli sanatçılarından biri olan Türk heykeltıraş Turgut Pura, 1922 yılında Bursa'da dünyaya gözlerini açmış ve 1979 senesinde Ankara'da hayata gözlerini yummuştur. Yaşamı boyunca heykel sanatına adanmış bir ömür süren değerli heykeltıraş, özellikle İzmir kentinde gerçekleştirdiği büyük kültürel atılımlarla ve 1973 yılında İzmir Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nin kuruluşunu bizzat üstlenerek sanat tarihimizde kalıcı bir iz bırakmıştır. Çocukluğundan itibaren zorluklarla mücadele eden sanatçı, amcasının izinden giderek başladığı sanat yolculuğunda aldığı nitelikli eğitim ve gösterdiği üstün gayretle Türk heykel sanatının gelişimine yön vermiştir. Eserleri ve kurumsal katkılarıyla modern heykel sanatının yerleşmesinde öncü bir rol üstlenen heykeltıraş, müze müdürlüğü görevi esnasında çok sayıda kıymetli sanatçının eserlerini Ege'nin bu güzel kentiyle buluşturmuştur.
Sanata Adınan İlk Adımlar ve Akademi Yılları
Bursa'da dünyaya gelen Turgut Pura'nın annesi Hamdiye Hanım, babası ise Üsküplü bir tüccarın oğlu olan İbrahim Bey'dir. İki çocuklu ailenin ilk göz ağrısı olan sanatçının, Naci adında bir%20erkek kardeşi bulunmaktaydı. Henüz küçük yaşlardayken babasını kaybetmenin derin hüznünü yaşayan sanatçı, eğitim hayatına Ankara'da ikamet eden amcalarının himayesinde adım attı. İçindeki resim ve sanat aşkı, amcası olan ünlü ressam Numan Pura'nın atölyesindeki büyüleyici çalışmalarını yakından izlemesiyle filizlenmeye başladı. 1934 senesinde yürürlüğe giren Soyadı Kanunu ile birlikte baba tarafının köklü soyadı olan Pura ismini gururla taşıyacaktı.
Eğitim yolculuğuna Mimar Kemalettin İlkokulu'nda başlayan yetenekli genç, ardından Kurtuluş Ortaokulu ve Gazi Lisesi'nde öğrenimini sürdürdü. Lise yıllarında tanınmış ressam Eşref Üren'in rehberliğinde resim çalışmalarına kararlılıkla devam etti. Sanat hevesi resimle sınırlı kalmayan genç Turgut, Ankara Halkevi bünyesinde açılan heykel kurslarına kaydoldu. Buradaki yeteneğini kısa sürede kanıtlayan sanatçı, 1941 yılında halkevinin düzenlediği prestijli bir yarışmaya kendi babaannesinin büstü ile katılarak heykel kategorisinde birincilik ödülünün sahibi oldu. Bu büyük başarı, onun geleceğini şekillendirecek en önemli kıvılcımlardan biriydi.
Bu zaferin hemen ertesi yılı olan 1942'de, İstanbul'da yer alan Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'ne kabul edildi. Burada heykel sanatının duayen isimlerinden eğitim gördü. Sanatçının akademi yıllarında ders aldığı değerli eğitmenler arasında şu isimler öne çıkıyordu:
- Rudolf Belling
- Mahir Tomruk
- Nijad Sirel
- Zühtü Müridoğlu
- Hadi Bara
- Nusret Suman
Akademi eğitimi esnasında geçimini sağlamak gayesiyle bazı azınlık okullarında Türkçe öğretmenliği görevini yürüttü. Yaşadığı birtakım ciddi sağlık sorunları sebebiyle eğitim hayatına zorunlu bir ara vermek durumunda kalsa da yılmadı ve 1948 senesinde okulundan başarıyla mezun oldu.
Mezuniyetini müteakip akademi çatısı altında kalarak sanatsal üretimini sürdüren heykeltıraş, Türk sanat tarihi için büyük bir felaket olan 1 Nisan 1948 tarihli Akademi Yangını sonrasında önemli vazifeler üstlendi. Yangında ağır hasar gören nadide eserlerin aslına uygun benzerlerinin yeniden yapılması ve zarar gören heykellerin titizlikle onarılması sürecinde gece gündüz çalıştı. Ancak akademide asistan kadrosunda kalma isteği, dönemin kadro yetersizlikleri engeline takılınca, 1950'li yılların ortalarında annesi ve kardeşi Naci'yi de yanına alarak İstanbul'dan ayrılma kararı aldı.
İzmir Dönemindeki Zorluklar ve Yeniden Yükseliş
İstanbul'dan sonra sanatçının yeni durağı Ege'nin incisi İzmir oldu. İzmir'de kiraladığı ufak bir atölyede sanatsal faaliyetlerine devam eden usta heykeltıraş, ekonomik açıdan zorlu günler geçirdi. Bu dönemde ayakta kalabilmek amacıyla köprü tadilatları yapmak ve tarihi çeşmeleri restore etmek gibi çeşitli pratik işlerle uğraşarak geçimini temin etti. Bu yoğun karmaşa arasında ilk evliliğini gerçekleştiren sanatçı, bu birliktelikten Murat adını verdiği bir erkek evlat sahibi oldu. Ancak mutluluk uzun sürmedi ve birkaç yıl sonra bu evlilik nihayete erdi. Pura, ayrılığın ardından yaşam mücadelesine biricik oğlu ve sadık kardeşi Naci ile birlikte devam etti.
Geçim derdi ve nükseden ciddi sağlık sıkıntıları, sanatsal üretkenliğini sekteye uğratınca radikal bir karar almak mecburiyetinde kaldı. Atölyesinin kapısına kilit vurarak yaklaşık altı ay boyunca Balıklıova'da balıkçılık yaparak inzivaya çekildi. Denizle baş başa kaldığı, ruhunu dinlendirdiği bu dingin molanın ardından sanata karşı duyduğu küskünlüğü aşmayı başararak atölyesine geri döndü. Sanat aşkıyla yeniden çamura ve taşa yönelen sanatçı, hem özel dersler vererek genç yetenekleri eğitti hem de İzmir Eğitim Enstitüsü çatısı altında resim öğretmenliği yapmaya başladı. Hayatına yeni bir yön veren Turgut Pura, bu köklü eğitim kurumunda felsefe dersleri veren Güngör Hanım ile hayatını birleştirerek ikinci evliliğini yaptı.
İzmir Resim ve Heykel Müzesi ve Kültürel Mirası
Sanatçının hayatındaki en büyük dönüm noktası, 1963 yılının son günlerinde İzmir Devlet Resim ve Heykel Galerisi Müdürlüğü görevine getirilmesiyle gerçekleşti. Bu önemli idari görev, onun yalnızca kendi sanatsal üretimini değil, tüm Ege bölgesinin kültürel çehresini değiştirmesine olanak tanıdı. Sanat dünyasındaki geniş vizyonu sayesinde, ülkemizin pek çok saygın ve ünlü ressamı ile heykeltıraşının İzmir'de seçkin sergiler açmasını teşvik etti. Sanatseverlerle yaratıcı zihinler arasında sağlam köprüler inşa eden Pura, 1973 yılına gelindiğinde galerinin büyük bir vizyoner adımla İzmir Devlet Resim ve Heykel Müzesi haline getirilmesini sağladı. Bu müzenin kurulması, İzmir'in modern sanat ortamının kurumsallaşması yolundaki en büyük mihenk taşlarından biridir.
Hayatı boyunca karşılaştığı maddi, manevi ve sıhhi engeller karşısında asla boyun eğmeyen, sanatın birleştirici ve iyileştirici gücüne inanan heykeltıraş Turgut Pura, ardında silinmez izler bırakmıştır. Sanat kariyerinde ulaştığı zirvelerin yanı sıra İzmir'e kazandırdığı bu köklü müze ile adını ölümsüzleştiren heykeltıraşın yaşam yolculuğu, 1979 yılında Ankara'da sona ermiştir. Ancak onun sanat adına yaktığı meşale, kurucusu olduğu müzenin koridorlarında ve yetiştirdiği öğrencilerinin belleklerinde yaşamaya devam etmektedir.