Türk edebiyat tarihi ve Türk musikisi üzerine gerçekleştirdiği derinlikli çalışmalarıyla bilinen Hüseyin Sâdeddin Nüzhet Ergun, 1901 senesinde Bursa'da doğdu. Kolağası Ali Efendi ile Sâdiye Hanım'ın ikinci erkek evladı olan araştırmacı, ömrünü Türk kültür mirasını aydınlatmaya adadı. İlk eğitim safhasını Üsküdar İttihat ve Terakkî Numune Mektebi bünyesinde başarıyla tamamlayan yazar, ortaöğrenimini ise Üsküdar Sultanîsi'nde nihayete erdirdi. Yükseköğrenimini ise o dönemki adıyla İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Fakültesi'nde başarıyla tamamlayarak buradan mezun oldu. Fakülteden aldığı bu mezuniyet derecesi, gelecekte edebiyat dünyasına kazandıracağı devasa çalışmaların ve uzun yıllar sürecek öğretmenlik kariyerinin ilk resmi adımı oldu.
Eğitimcilik Yılları ve Anadolu'daki İzleri
Ergun, üniversiteden mezun olmasının ardından 1925'te Ankara Erkek Lisesi'ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. Buradaki görevinin ardından tayini Konya'ya çıkan idealist öğretmen, şehirde adeta eğitim seferberliği yürüttü. Konya'da geçirdiği bu verimli dönem, onun edebi birikiminin olgunlaşmasında büyük rol oynadı. Konya'da görev yaptığı yıllarda sırasıyla Erkek Muallim Mektebi, Kız Muallim Mektebi, Erkek Lisesi ve Orta Muallim Mektebi bünyesinde öğrencilerine dersler verdi. Onun Konya'daki mesaisi, hem öğretmenlik tecrübesini pekiştirdi hem de halk kültürüyle olan bağlarını güçlendirdi.
İstanbul'da Kütüphane Müdürlüğü ve Savaş Yılları
Konya'dan ayrılıp yeniden İstanbul'a tayin edilen Ergun, Erenköy Kız Lisesi ile Kadıköy Erkek Lisesi çatısı altında edebiyat dersleri okuttu. Ayrıca Haydarpaşa, Maltepe, Halıcıoğlu ve Kuleli Askerî liselerinde de genç askeri öğrencilerin eğitimine katkı sundu. Öğretmenlik faaliyetlerini sürdürürken, bir süre İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi kürsülerinde de ders verdi. Ardından Arkeoloji Müzesi bünyesinde kütüphane memurluğu görevine getirildi. Müzedeki mesaisi esnasında sağlığı bozulan yazar, amansız bir hastalığın pençesine düştü. Sağlık durumu günden güne kötüleşiyordu. İkinci Dünya Savaşı'nın zorlu koşullarında, 1941 yılında ailesiyle birlikte Çankırı'ya taşınmak mecburiyetinde kaldı. Çankırı'da geçen savaş yıllarının ardından ailesiyle yeniden İstanbul'a dönen Ergun için maddi ve manevi açıdan oldukça sıkıntılı günler başladı. Hastalığı iyice ilerleyen araştırmacı, bu dönemde büyük bir yoksulluk ve geçim derdiyle boğuştu. Onun bu zor durumuna ve derin ilmi birikimine kayıtsız kalmayan dönemin Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, yazarın hak ettiği kıymeti görmesi adına onu Beyazıt Devlet Kütüphanesi müdürlüğüne atamıştır. 1943 yılındaki bu tayin, yazarın kütüphanelerle olan bağını resmi bir makamla taçlandırmasını sağladı.
Yarım Kalan Eserler ve Musiki Mirası
Sâdeddin Nüzhet Ergun, yalnızca edebiyat tarihiyle değil, aynı zamanda geleneksel Türk musikisiyle de yakından ilgilenmişti. Harbiye Bakanlığı mümeyyizliğinden emekli olan değerli müzisyen Şeyh Said (Özok) Efendi gibi musiki üstatlarının dizinin dibinde meşk eden Ergun, edebi kimliğinin yanına bestekârlık sıfatını da eklemiştir. Müzikal birikimini kendi bestelerine de yansıtan sanatçı, az sayıda da olsa bazı eserler vücuda getirdi. Yazar, araştırmalarını ağırlıklı olarak şu üç edebi alanda yoğunlaştırmıştır:
- Divan edebiyatı
- Tekke edebiyatı
- Halk edebiyatı
Hastalığına ve maddi sıkıntılarına rağmen üretmekten vazgeçmedi. Çalışmalarını defterlere, dağınık kâğıt parçalarına yazarak literatüre kazandırmaya çalıştı. Erken yaşta gelen ölüm, onun en büyük projelerini yarım bıraktı. Özellikle Türk Şairleri ve Türk Musikisi Antolojisi gibi anıtsal çalışmalarını nihayete erdiremedi. Onun kaleme aldığı bu dağınık müsveddelerin, günümüzde Kültür Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü arşivlerinde korunduğu tahmin edilmektedir. Takvimler 25 Nisan 1946 tarihini gösterdiğinde, Validebağı Prevantoryumu'nda verem nedeniyle hayata gözlerini yumdu. Büyük araştırmacı, Karacaahmet Mezarlığı'nda ünlü şair Nedîm'in ebedi istirahatgâhının yakınındaki toprağa verildi. Cumhuriyet döneminin bu son derece cefakâr ve üretken aydını, arkasında bıraktığı devasa araştırma mirasıyla Türk kültür tarihinin en saygın ve müstesna isimleri arasındaki yerini korumaya devam etmektedir.