Leylâ Saz, 1850 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Kendisi Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminden Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına kadar uzanan köklü dönüşümlelere bizzat şahitlik etmiştir. Sanatçı, bu geçiş döneminin izlerini hem bestelerine hem de edebi yapıtlarına ustalıkla nakşetti. Çocukluk yıllarında yedi sene boyunca sarayda kalan şair, hanım sultanların nedimeliğini üstlendi. Burada geçirdiği süre boyunca sarayın iç dünyasını, kadınların sosyal yaşamını yakından gözlemleme fırsatı buldu. Bu gözlemlerini aktardığı hatıraları, daha sonra farklı dünya dillerine çevrilerek geniş kitlelerin ilgisini çekti. Ünlü bestekâr, kültür tarihimizde derin izler bırakmıştır.
Saray Çatısı Altında Klasik ve Batılı Müzik Eğitimi
Sanatçının babası Osmanlı sarayının harem bölümünde özel doktor olarak çalışan Rum asıllı İsmail Paşa, annesi ise Nefise Hanım'dır. Babasının görevi dolayısıyla küçük yaşta saray ortamına adım atan Leylâ Hanım, ablasıyla birlikte bu görkemli mekanda büyüdü. Burada geçirdiği yedi yıl boyunca hem seçkin bir eğitim aldı hem de musikideki yeteneğini keşfetti. Klasik Türk müziğinin inceliklerini Nikoğos Ağa ve Medeni Aziz Efendi gibi dönemin büyük ustalarından öğrendi. Diğer taraftan batı müziğine de ilgi duyarak piyano dersleri almaya başladı. Sultan Abdülmecit'in 1861 yılındaki vefatı üzerine saraydan ayrılmak zorunda kaldı. On bir yaşında ailesinin yanına dönen genç kız, müzik eğitimine dışarıda da devam etti.
Hanya Günlerinden Evliliğe Uzanan Yollar
Sultan Abdülmecit'in vefat ettiği yıl, babası İsmail Paşa Girit valiliğine atandı. Ailece Girit'in Hanya şehrine yerleştiler. Gençlik yıllarının bu ilk döneminde Leylâ Hanım, Rumca ve Fransızca dillerini öğrendi. Bu lisanlar sayesinde Batı edebiyatını ve kültürünü daha yakından tanıma şansı yakaladı. Aynı dönemde piyano derslerini de aksatmadan sürdürdü. Müzikle birlikte edebiyata da ilgi duyarak Giritli Kutbi Efendi'den Osmanlı şiir sanatı dersleri aldı. Henüz on dört yaşındayken ilk şiirini kaleme alarak edebi yeteneğini sergiledi. Daha sonra babasının Aydın valisi olması üzerine bu şehre göç ettiler. Henüz on dokuz yaşındayken, ilerleyen yıllarda Giritli Sürrı Paşa adıyla tanınacak olan ve kendisi gibi şairlik ile hattatlık yönü bulunan devlet adamı Sürrı Efendi ile evlilik yoluna girdi. Bu evlilik tam yirmi altı yıl sürdü. Çiftin bu birliktelikten Yusuf Razi, ünlü mimar Vedat Tek, Nezihe ve Feride adlarında dört çocuğu dünyaya geldi. Eşinin devlet görevleri sebebiyle uzun yıllar Anadolu ve Balkanlar'da farklı şehirleri gezdi.
İstanbul'a Dönüş, Boşanma ve Kadın Hareketi
Eşinin Bağdat valisi olarak görev yaptığı sırada onun bir cariye ile ilişkisi olduğunu öğrenen Leylâ Hanım, o devrin ağır toplumsal baskılarına rağmen boşanma kararı almaktan çekinmedi. Padişahın özel izniyle eşinin yanına gitmeyi reddederek evliliğini kendi kararıyla sonlandırdı. Bu radikal kararın ardından 1895 yılında yeniden İstanbul'a yerleşti. Kendini tamamen şiire, müziğe ve edebiyata adadı. İstanbul'daki entelektüel çevrelerde yer alarak Osmanlı kadın hareketinin öncülerinden biri oldu. Dönemin popüler yayınlarından Hanımlara Mahsus Gazete'de kadın hakları ve edebiyat üzerine yazılar kaleme aldı. Kadınların sosyal yaşamda daha etkin olması için mücadele etti.
Yangın Felaketi, Küllerinden Doğan Eserler ve Mirası
Bostancı'daki köşkünde yetmişli yaşlarındayken meydana gelen feci bir yangın neticesinde sanatçının onlarca yıldır büyük bir emekle hazırlayıp biriktirdiği tüm notaları, şiirleri ve hatıra defterleri kül oldu. Yaşadığı büyük kayba rağmen üretme azmini hiç kaybetmedi. Eserlerini hafızasından yola çıkarak yeniden toparlamayı başardı. Şiirlerini 1928 yılında Solmuş Çiçekler adını verdiği kitabında bir araya getirdi. Yangında yok olan hatıralarını da yeniden kaleme alarak edebiyat dünyasına kazandırdı.
Ülkemizin kültür mirasında silinmez izler bırakan sanatçının en çok bilinen eserleri şunlardır:
- Milli Mücadele ruhunu yansıtan ünlü Yaslı gittim şen geldim marşı
- Hicaz makamındaki ünlü Seni sevda çiçeğim, tac-ı serim şarkısı
- Yurt dışında da ilgi gören saray ve harem yaşamını anlattığı hatırat kitapları
1934 yılında yürürlüğe giren Soyadı Kanunu ile birlikte Saz soyadını aldı. Osmanlı'nın çöküşünü ve yeni cumhuriyetin doğuşunu bizzat yaşayan bu ulu çınar, 6 Aralık 1936 tarihinde İstanbul'da vefat ederek Edirnekapı Şehitliği'ne defnedildi.
