Londra'da 1340 yılında varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Geoffrey Chaucer, saraydaki diplomatik görevleri, yüzyıl savaşlarındaki esareti ve İtalya seyahatlerinde tanıştığı edebi akımlar sayesinde İngiliz edebiyatının temellerini atan ilk büyük şair oldu. Onun babası John, şarap ticareti ve üzüm yetiştiriciliğiyle uğraşan zengin bir esnaftı. Genç yaşta saraya adım atan Chaucer, III. Edward'ın oğlu John of Gaunt'ın koruması altına girdi. Burada iç oğlanlıktan silahtarlığa kadar yükseldi. Fransa ile yapılan savaşlar sırasında, 1359 senesinde düşmana esir düştü. Kraliyet ailesi, 1360 yılında onun fidyesini tamamen ödeyerek serbest kalmasını sağladı.
Saray Hizmetinden Fransa'daki Esarete Uzanan Gençlik
Ülkesine döndükten sonra da krallıkla olan güçlü bağlarını koparmayan şair; hükümdarı temsil yetkisiyle Fransa, Hollanda ve İtalya gibi ülkelere diplomatik görevlerle defalarca seyahat etti. İlk seyahatini 1372'de, ikincisini ise 1378'de yaptı. İtalya'da bulunduğu dönemde Rönesans'ın öncüleri olan Dante Alighieri, Giovanni Boccaccio ve Francesco Petrarca'nın eserlerini yakından tanıma fırsatı bulması, onun edebi anlayışında adeta bir devrim yarattı. Bu edebi keşifler, kendi yazın dünyasına yön verdi. Ülkesine döndüğünde Londra Gümrük Müfettişliği gibi yüksek kazançlı bir göreve atandı ve burada 12 yıl çalıştı. Müfettişlikteki başarısı sayesinde ciddi bir servet edindi. Ancak 1386'da bu işinden ayrılmak durumunda kaldı ve Kent şehrine sulh hâkimi olarak gönderildi. Ertesi yıl ise parlamentoda Kent bölgesini en iyi şekilde temsil etme hakkı kazandı.
İtalya Yolculukları ve Edebi Uyanış
Yaşadığı dönemde patlak veren Yüzyıl Savaşları'na, tüm Avrupa'yı sarsan büyük veba salgınına, köylü ayaklanmalarına ve Katolik Kilisesi'nin toplum üzerindeki baskıcı düzenine bizzat tanıklık ederek hayatı gözlemledi. Orta Çağ'ın bu karanlık atmosferinde, edebi dilini tamamen halkın konuştuğu İngilizce üzerine kurarak çağdaşlarından ayrıldı. Dante'nin ünlü İlahi Komedya'sından etkilenerek kaleme aldığı Aşk Evi eserinde, alegorik ve fantastik unsurları başarıyla kullandı. Hemen ardından yazdığı Kuşlar Meclisi adlı yapıtında ise dönemin siyasal gelişmelerini mizahi bir dille eleştirdi. Şairin en büyük özelliği, eleştirdiği toplumsal kesimleri öfkeyle değil, sempatik ve komik detaylarla tasvir etmesidir. Yaratılan bu karakterler, kendi düştükleri komik durumlarla bile açıkça alay edebilen son derece gerçekçi figürlerdir. Bu insani yaklaşım, bireyin değer kazandığı Rönesans düşüncesine giden yolda çok önemli bir adımı simgeler. Ayrıca saray çevresinin Fransız şiirine olan merakı, onun erken dönem eserlerinde de kendisini göstermiştir. Bunun en belirgin örneği, ünlü Fransız şiiri Roman de la Rose'un İngilizce çevirisi olan Gülün Romanı çalışmasıdır.
Canterbury Hikâyeleri ve Edebi Mirası
Geoffrey Chaucer, 1366 yılında Philippa Roet ile evlendi ve bu evlilikten dört çocukları dünyaya geldi. Eşinin 1387 yılındaki vefatından sonra Kral II. Richard tarafından saray binalarının yapım ve onarım müdürlüğüne getirildi. Edebi kariyerinin zirvesi kabul edilen Canterbury Hikâyeleri projesine de bu yıllarda başladı. Aslında eserde 120 farklı öykü anlatmayı planlamıştı. Boccaccio'nun Decameron yapıtından esinlenen bu kurguda, Canterbury'ye doğru yola çıkan 60 kişilik bir hac kafilesi yer almaktadır. Kafilede şövalyeden aşçıya, doktordan köylüye kadar Orta Çağ İngiltere'sinin her kesiminden insan bulunuyordu. Fakat şairin ömrü bu devasa projeyi tamamlamaya yetmedi. Geriye sadece 24 hikaye kalabildi. Buna rağmen eser, dönemin toplumsal portresini eşsiz bir mizah ve gerçekçilikle yansıtmayı başardı. Büyük usta, 25 Ekim 1400 tarihinde 60 yaşındayken Westminster'da hayata gözlerini yumdu. Katedraldeki mezarı, daha sonra oraya gömülen şairlerle birlikte "Şairler Köşesi" olarak anılmaya başlandı.
Chaucer'ın zengin edebi kariyerinden geriye kalan en önemli yapıtlar şunlardır:
- Düşesin Kitabı (1369)
- Gülün Romanı (1370)
- Kuşlar Meclisi (1380)
- Aşk Evi (1380)
- İyi Kadınlar Efsanesi (1380)
- Troilus ve Criseyde (1380)
- Canterbury Hikâyeleri (1386)
