Cumhuriyet döneminin entelektüel dünyasında hem hukuk hem de edebiyat alanındaki kimliğiyle derin izler bırakan Abdülfeyyaz Ahmet Fuat Ömer Keskinoğlu, 1906 yılında Selanik'te dünyaya gözlerini açtı. Hayatı boyunca şair ve savunman kimliklerini bir arada yürüten isim, 22 Ağustos 1967 tarihinde İstanbul'da vefat etti. Hukuk eğitiminin ardından adliye koridorlarında savcı yardımcılığıyla başlayan meslek serüvenini Ankara ve İstanbul barolarında serbest avukat olarak sürdürdü. Dönemin önde gelen edebiyatçılarıyla kurduğu dostluklarla kültür tarihimizde önemli bir figür haline geldi. Keskinoğlu, edebiyat dünyasındaki dostlarının en zor anlarında mahkemelerde her zaman onların sesi oldu.
Selanik'ten İstanbul'a Hukuk ve Avukatlık Yılları
Zehra Hanım ile Ömer Lütfü Bey'in evladı olarak Selanik'te dünyaya gelen ve çocukluk yıllarından itibaren edebiyata ilgi duyan Keskinoğlu, yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi bünyesinde tamamladı. Mezuniyetinin ardından adli bürokraside yer alarak bir süre savcı yardımcılığı görevini üstlendi. Adliyedeki bu memuriyet görevinden ayrıldıktan sonra ise serbest avukatlığa yöneldi. Hukuk mücadelesini 1950 yılına kadar Ankara Barosu bünyesinde sürdüren Keskinoğlu, bu tarihten sonra ise yaşamının sonuna kadar mesleğini İstanbul Barosu çatısı altında devam ettirdi.
Edebiyat Dünyasındaki İzleri ve Petek Kitabı
Keskinoğlu, hukukçu kimliğinin yanı sıra 1930'lu ve 1940'lı yıllarda edebiyat dünyasında şair yönüyle de aktif bir şekilde var oldu. Yazar, ilk eserlerinde Fuat Ömer imzasını tercih etti. Okuyucuyla buluşan ilk şiiri olan Sahne, 1929 yılında dönemin önemli yayınlarından Hayat mecmuasında basıldı. Sanatçı, şiirlerini farklı dergilerde edebiyatseverlerin beğenisine sundu. Eserlerini yayımladığı yayın organları arasında şunlar bulunmaktadır:
- Varlık dergisi
- Ağaç dergisi
- Oluş dergisi
- İnsan dergisi
Bu prestijli dergilerde yer alan şiirlerinden bazılarını seçen şair, 1940 senesinde bunları Petek isimli şiir kitabında bir araya getirdi. Kitap, onun edebiyat dünyasındaki yerini somutlaştıran en önemli yapıtı oldu.
Şair Dostların Savunmanı ve Kültür Tarihindeki Yeri
Fuat Ömer Keskinoğlu'nun dost çevresi, dönemin en parlak edebi ve sanatsal şahsiyetlerinden oluşuyordu. Kendisi Yahya Kemal Beyatlı, Ercüment Behzat Lav, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Melih Cevdet Anday gibi önemli isimlerle yakın dostluklar kurdu. Bu dostluklar sadece sohbet masalarında kalmadı; şair dostlarının başı yasalarla derde girdiğinde Keskinoğlu onların savunma avukatlığını üstlendi. Türk edebiyatının unutulmaz isimlerinin davalarında aktif rol alan hukukçu, şu önemli isimleri mahkemelerde savundu:
- 1938 Harp Okulu Davası'nda Nâzım Hikmet
- 1940 yılında, İstanbul Erkek Lisesi'nden sınıf arkadaşı olan Sait Faik Abasıyanık
Keskinoğlu, 1945 yılında Halikarnas Balıkçısı'nın öncülük ettiği ve Türk kültür hayatında yeni bir sayfa açan ilk Mavi Yolculuk ekibinde de yer aldı. Tiyatro sanatçısı Mehmet Keskinoğlu'nun babası olan şairin, edebiyat tarihi açısından dolaylı ama son derece önemli bir başka rolle de anıldığı görülür. Matematikçi Haluk Oral'ın titiz araştırmaları sonucunda ulaştığı bilgilere göre, Türk şiirinin dev ismi Orhan Veli Kanık'ın vefatından hemen önce beyin kanaması geçirdiği ev, Keskinoğlu'nun kız arkadaşı Muzaffer Gençay'a aitti.
Dostlarının Gözünden Fuat Ömer'in Şiir Tutkusu
Keskinoğlu'nun şiire ve sanata olan sessiz tutkusu, yakın dostlarının anılarında ve eserlerinde kendine yer buldu. Ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı, Türk şiirinin kuşaktan kuşağa aktarılan sönmez bir meşale olduğunu vurguladığı rubaisini Fuat Ömer'e ithaf etmiştir. Söz konusu rubai şu dizelerden oluşmaktadır:
"Eslâf kapıldıkça güzelden güzele
Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele
Sönmez seher-i haşre kadar şi'r-i kadîm
Bir meş'aledir devredilir elden ele."
Onun içindeki bu gizli şiir aşkını en iyi analiz edenlerden biri de şair arkadaşı Melih Cevdet Anday oldu. Anday, dostunun vefatının ardından kaleme aldığı satırlarda, Keskinoğlu'nun iç dünyasındaki büyük şiir tutkusunu şu kelimelerle ifade etmiştir: Yakın dostlarından biri olunca anladım ki, büyük bir ozan olmak için yanıp tutuşan bir ruhu vardı, kimselere belli etmiyordu bunu. O her şeyden önce uygun zamanı bekliyordu. İki oğlunu büyütecek, meslek hayatından emekliye ayrılacak, sonra da kendini tamamen şiire adayacaktı. Ama şiir kimseyi beklememiştir ki! Bunu Fuat Ömer de biliyordu elbet, ama o günü şiire yeniden başlayacağı o büyük günü boyuna ileri atarak oyalanıyordu. Şairin ertelediği bu büyük gün, hayatın acımasız koşulları içinde hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşemedi.