Türk istihbarat tarihinin en gizemli ve efsanevi simalarından biri olan Eşref Sencer Kuşçubaşı, 1883 yılında İstanbul'da dünyaya gözlerini açtı. Ubıh boyundan Çerkes Mustafa Nuri Bey'in oğlu olan bu korkusuz vatansever, ömrünü Trablusgarp'tan Arabistan çöllerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada askeri amaçlarla gizli operasyonlar yürüterek geçirdi. Teşkilat-ı Mahsusa'nın liderliğine kadar yükselen Kuşçubaşı, askeri dehası ve sıra dışı eylemleriyle savaş tarihine adını yazdırdı. Hayatının son ve sakin dönemlerini geçirdiği İzmir'de 15 Nisan 1964 tarihinde hayata gözlerini yuman bu efsanevi tarihi şahsiyet, geride gelecek nesillerin hayranlıkla okuyacağı maceralarla dolu koca bir ömür bıraktı.
Hicaz Sürgününden Çöl Efsaneliğine: Uçanların Efendisi
Kuşçubaşı Eşref'in fırtınalarla dolu hayatı, henüz Harp Okulu sıralarında eğitim gördüğü yıllarda şekillenmeye başladı. Son sınıfta eğitim görürken Jön Türkler ile kurduğu temaslar, genç askerin kaderini tamamen değiştirdi. Durumu fark eden İkinci Abdülhamid yönetimi, onu vakit kaybetmeden Hicaz'a sürgüne gönderdi. Ancak Eşref Sencer için bu sürgün kesinlikle bir son değil, yeni bir efsanenin başlangıcıydı.
Tutulduğu zindandan kaçmayı başaran gözü kara savaşçı, inanılmaz bir eyleme imza attı. Sarayın en korunaklı yerinde duran padişah başyaverinin oğlunu, üç tabur koruma çemberinin ortasından tereyağından kıl çeker gibi kaçırdı. Bu cüretkar hamle sarayda şok etkisi yarattı. Arabistan'ı baştan başa dolaşarak İkinci Abdülhamid yönetimine karşı büyük bir isyan hareketi başlattı.
Arap çöllerinin son derece zorlu ve yıpratıcı şartlarında yerel aşiret liderleriyle çok güçlü dostluk köprüleri tesis etti. Hareket kabiliyeti o kadar yüksekti ki, düşmanları onun nerede ortaya çıkacağını asla tahmin edemiyordu. Adeta görünmez bir rüzgar gibi esiyordu. Bu sıra dışı hızından dolayı bölgedeki yerel halk ve şeyhler kendisine şeyhi't tuyyur yani uçanların efendisi unvanını verdi.
Tarihler İkinci Meşrutiyet'in ilanını gösterdiğinde İmparatorluk genelinde çok kapsamlı bir genel af çıkarıldı. Saray yönetiminin geri adım atması üzerine isyanını tamamen sonlandıran Kuşçubaşı, çöllerde omuz omuza çarpıştığı en sadık silah arkadaşlarıyla birlikte zafer kazanmış bir komutan edasıyla İstanbul'a döndü. Artık çok daha organize bir mücadelenin vakti gelmişti.
Trablusgarp ve Balkanlar'da Direnişin Öncüsü
Sarayla uzlaşan Kuşçubaşı, etrafındaki savaşçılarla birlikte Osmanlı'nın ilk organize istihbarat servisi olan Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurucu kadrosunda yer aldı. Coğrafyanın her köşesinde görev almaya hazırdı. Tarih 1911 yılını gösterdiğinde, İtalyan işgaline karşı koymak amacıyla Enver Bey ile birlikte Trablusgarp'a geçti. Trablusgarp çöllerinde yerel aşiretleri teşkilatlandırarak İtalyan işgalcilere karşı son derece etkili bir gerilla savaşı başlattı.
Trablusgarp cephesindeki mücadelenin hemen ardından vatan topraklarını doğrudan tehdit eden Balkan Savaşları patlak verdi. İkinci Balkan Savaşı sırasında kardeşi Sami Kuşçubaşı, Enver Bey, Cihangiroğlu İbrahim ve Süleyman Askeri ile omuz omuza çarpıştı. Bu seçkin kadro; Çorlu, Tekirdağ, Malkara, Hayrabolu ve Edirne gibi stratejik şehirlerin düşman işgalinden kurtarılmasında kritik roller üstlendi. Sınır tanımayan mücadele tüm hızıyla sürüyordu.
Aynı dönemde askeri başarılar siyasi adımlarla taçlandırıldı. Batı Trakya topraklarında, Süleyman Askeri Bey ve bölgenin önde gelen isimleriyle bir araya gelerek tarihi bir adıma imza attılar. Batı Trakya Bağımsız Hükümeti adını verdikleri yapıyı kurarak, Türk tarihinin ilk cumhuriyet deneyimini hayata geçirdiler.
Teşkilat-ı Mahsusa Başkanlığı, Esaret ve Kurtuluş Mücadelesi
Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle birlikte Kuşçubaşı, 1914 ve 1915 yılları arasında Teşkilat-ı Mahsusa adına Arap Yarımadası'nda son derece tehlikeli operasyonlar yürüttü. Süleyman Askeri Bey'in trajik ölümünün ardından teşkilatın başına geçti. 1915-1918 yılları arasında bu gizli ve kudretli örgütün başkanlığını yürüterek imparatorluğun en kritik istihbarat operasyonlarını yönetti.
İngiliz ordusunun ilerleyişini durdurmak amacıyla düzenlenen İkinci Kanal Harekatı'nda öncü birliklerin komutasını üstlendi. Birinci Dünya Savaşı'nın en çetin günlerinde, takvimler 1917 yılını gösterirken Hayber topraklarında büyük bir trajedi yaşandı. İlerleyen yıllarda Irak Krallığı tahtına oturacak olan Faysal'ın komutasındaki yirmi bin kişilik devasa İngiliz destekli orduya karşı, sadece kırk yiğitten oluşan fedakar Teşkilat-ı Mahsusa birliğiyle beş saati aşan destansı bir savunma sergiledi. Çatışmada ağır yaralanarak düşmana esir düştü.
İngilizler onu çok tehlikeli bir düşman olarak görüyordu. Bu yüzden sıkı güvenlik önlemleri altında, bir savaş gemisi ve bir denizaltı refakatinde Malta'ya sürgüne gönderdiler. Sürgün yıllarında boş durmadı; Arabistan çöllerindeki maceralarını, yakalanma sürecini ve esaret günlerini anlatan kapsamlı bir anı kitabı kaleme aldı.
Malta'daki esaret günleri sürerken meşhur İngiliz ajanı Lawrence ile yüz yüze geldiği tarihi kaynaklarda iddia edilmektedir. Eşref Bey'in ünlü İngiliz ajanı Lawrence'a hitaben, bu savaşın henüz sona ermediğini ve çok yakında İngiliz hükümetinin basına yüzyıllar boyu uğraşsalar dahi kurtulamayacakları çok büyük tarihi musibetler saracağını kararlılıkla söylediği rivayet edilir. Savaşın sona ermesiyle birlikte imzalanan esir değişim anlaşması kapsamında nihayet özgürlüğüne kavuştu.
Hiç vakit kaybetmeden deniz yoluyla Anadolu topraklarına ayak bastı. Milli Mücadele'ye katılarak vatanın kurtuluşu için yeniden kolları sıvadı. Kendi yetiştirdiği Çerkez Ethem ile birlikte Kuva-yi Seyyare bünyesinde Yunan işgaline karşı kahramanca çarpıştı. Özellikle Adapazarı ve çevresindeki Kuva-yi Milliye başarıları tamamen onun askeri dehasına yazıldı. Fakat bu şanlı mücadele süreci, çok geçmeden Çerkez Ethem'in Ankara hükümetine karşı isyan bayrağı açmasıyla tamamen gölgelendi. Çerkez Ethem'in düzenli ordu birliklerine yenilmesinin ardından, onunla birlikte hareket ederek Yunan kuvvetlerine sığınmaktan başka çaresi kalmadı.
