Osmanlı İmparatorluğu'nun sınır boylarında, 1534 yılında Bağdat'ta dünyaya gözlerini açan ve asıl adı Osman olan Bağdatlı Ruhi, klasik Türk edebiyatının en cesur ve toplumcu şairlerinden biri olarak tarihe adını yazdırmıştır. Babasının Kanunî Sultan Süleyman'ın ordusunda yer alan Rumelili bir sipahi olması vesilesiyle gençlik yıllarında askerlik mesleğine adım atan şair, zamanla bu görevden ayrılarak ömrünü diyar diyar dolaşmaya adamıştır. Dönemin alışılagelmiş aşk ve kahramanlık temalarından sıyrılarak, yaşadığı coğrafyanın idari aksaklıklarını ve toplumsal yozlaşmayı lirik bir dille eleştirmiştir. 1605 yılında Şam'da son nefesini veren ünlü sanatçı, arkasında edebiyat dünyasını derinden etkileyen ve edebiyatçılar tarafından asırlar boyu örnek alınan ölümsüz bir miras bırakmıştır.
Askerî Hayattan Coğrafyaları Aşan Yolculuklara
Gençlik yıllarında babasının izinden giderek sipahilik yapan Ruhî, askerlikteki başarıları sayesinde bir kasabanın dirliğini elde etmiştir. Bu dönemde Bağdat valiliğinde bulunan paşalara övgü dolu kasideler sunan şair, içindeki özgür ruhun sesini dinleyerek bir süre sonra askerî vazifelerinden ayrılmıştır. Kendisine ve meşrebine uygun samimi bir yaşam alanı bulabilmek ümidiyle yollara düşen şair, neredeyse tüm ömrünü seyahat ederek geçirmiştir. Ünlü tezkire yazarı Esrar Dede'nin aktardığı bilgilere göre, tasavvufi bir derinliğe de sahip olan şair Mevlevîlik tarikatına intisap etmiştir.
Gezgin şairin seyahat rotası oldukça geniştir. Hayatı boyunca pek çok farklı kültür ve insan tanıma şansı bulan Ruhî, bu yolculuklarında şu merkezleri ziyaret etmiştir:
- İstanbul ve Anadolu'nun köklü şehirleri
- Galata Mevlevîhânesi ve Konya'daki Mevlânâ Türbesi
- İslam dünyasının mukaddes toprakları olan Hicaz ve Şam
- Kutsal kabul edilen Necef ve Kerbelâ coğrafyası
- Doğu Anadolu'nun önemli merkezlerinden Erzurum
Gezdiği yerlerde ne yazık ki aradığı huzuru ve değeri bulamayan şair, bu hayal kırıklıklarını eserlerine de yansıtmıştır. Doğu ile Batı arasında adeta mekik dokuduğunu kendi beyitlerinde dile getiren sanatçı, Anadolu, Arap ve İran topraklarında ömrünü tüketmiştir. Yaşamı boyunca tam beş farklı Osmanlı padişahının dönemine tanıklık eden şair, sırasıyla şu hükümdarların tahtta olduğu yılları idrak etmiştir:
- Kanuni Sultan Süleyman
- Sultan II. Selim
- Sultan III. Murat
- Sultan III. Mehmet
- Sultan I. Ahmet
Şam, onun son durağı olmuştur. Yaşamının son demlerinde, 1602-1604 yılları arasında Şam kadılığı görevini yürüten Azmîzâde Mustafa Hâletî'nin himayesine sığınmıştır. Çeşitli maddi ve manevi zorluklarla dolu, kalenderane bir ömür süren sanatçı, hamisinin yanındayken 1605 yılında 71 yaşında Şam'da vefat etmiştir.
Toplumun Aynası Olan Eleştirel Şiir Dünyası
Bağdatlı Ruhi, dönemindeki şairlerin aksine bireysel aşk acılarını veya kahramanlık destanlarını anlatmak yerine gözünü topluma çevirmiştir. Yaşadığı çağın idari düzensizliklerini, toplumun aksayan yönlerini ve ahlaki zayıflıkları cesur bir dille mısralarına taşımıştır. Şiirlerinde karşılaştığı riyakâr insanlardan, rüşvete bulaşmış kadılardan ve cömertlikten yoksun beylerden açıkça şikâyetçi olmuştur. Bu tavrıyla klasik divan şiirine toplumsal bir eleştiri boyutu kazandırmıştır. O, halkın sesi olmayı başarmıştır.
Büyük usta Fuzûlî'den derinden etkilenen şair, onun oğlu Fazlı ile de yakın bir dostluk kurmuştur. Şiirlerinde samimi dini hassasiyetler, derin peygamber sevgisi ve birtakım tasavvufi ögeler geniş yer tutsa da o, hiçbir zaman Mevlânâ veya Yunus Emre gibi tam anlamıyla bir mutasavvıf kimliği taşımamaktadır. Daha çok hayatın içinden seslenen, insanı ve dünyayı tüm gerçekliğiyle anlamaya çalışan bir dünya görüşüne sahiptir. Toplumsal eleştirilerini sade, akıcı ve konuşma diline yakın bir üslupla kaleme alması, onun geniş kitleler tarafından sevilmesini sağlamıştır.
Edebiyat Tarihine Damga Vuran Yapıtları
Sanatçının günümüze ulaşan ve bilinen tek eseri, Türkçe kaleme aldığı Türkçe Divanı'dır. Gazel, divandaki en yaygın nazım şeklidir. Divanında tam 1.115 adet gazel barındıran şair, bu türde son derece üretken bir profil çizmiştir. Gazellerinde lirik bir eda ve rintçe bir söleyiş benimsemiş, günlük konuşma dilini ustalıkla mısralarına nakşetmiştir. Eserde ayrıca iki adet manzum mektup da yer almaktadır.
Fakat Ruhî denilince akla gelen en görkemli yapıt, onun gözlem gücünü ve eleştirel dehasını en yalın haliyle yansıtan Terkib-i Bend manzumesidir. Toplamda 17 bentten oluşan bu devasa eserin her bendi 8 beyit içermektedir. Toplumsal eleştirinin şahikası kabul edilen bu yapıta, Türk edebiyatının Şeyh Galip ve Ziya Paşa gibi çok önemli isimleri nazireler yazarak şairin büyüklüğünü tescillemiştir. Dönemin idari ve sosyal yapısını adeta bir röntgen gibi çeken bu eser, Türk hiciv sanatının en değerli köşe taşlarından biri olarak kabul edilmektedir.