Kitaplarla Örülmüş Sıra Dışı Bir Çocukluk ve Eğitim Dönemi
Diyarbakır'ın köklü ailelerinden birine mensup olan Ali Emîrî, divan şairi Seyyid Mehmed Emîrî Çelebi'nin soyundan geliyordu. Çocukluk yıllarında yaşıtları gibi sokaklarda oynamak yerine vaktinin neredeyse tamamını kitap okuyarak geçirmeyi tercih ediyordu. Henüz dokuz yaşındayken, yüzlerce şairin eserlerini barındıran Nevadir-ül Asar adlı kitaptaki tam dört bin beyiti ezberine alarak çevresini hayrete düşürmüştü. Düzenli ve resmi bir okul eğitimi almamasına rağmen, dönemin önemli alimlerinden özel dersler alarak kendisini yetiştirmeyi başardı. Amcaları Fethullah Feyzi Efendi ile Şaban Kâmil Efendi'den hat sanatı dersleri alırken, o dönemin en büyük teknolojik gelişmeleri kabul edilen telefon, telgraf ve telsiz gibi alet ilimlerini de kavradı. Dayısının rehberliğinde Farsça dilini ve edebiyatını derinlemesine öğrenen genç Ali, gençlik yıllarında şiirler yazmaya başladı. Kısa süreliğine babasının ticarethanesinde çalıştı. Fakat ticarete hiç yatkın değildi. Müşterilere karşı sergilediği sabırsız tavır yüzünden babası onu dükkandan uzaklaştırmak zorunda kaldı. Ardından 1875 yılında katıldığı telgrafçılık kursunu tamamlayarak memuriyet hayatına adım attı.
Otuz Yıllık Görev Aşkı ve Anadolu'dan Yemen'e Uzanan Kitap Avcılığı
Devlet hizmetinde kâtip, maliye müfettişi ve defterdar olarak otuz yıl boyunca sadakatle görev yapan aydın, Osmanlı topraklarını adım adım gezdi. Görev yaptığı bölgeler arasında şu şehirler öne çıkmaktadır:
- Diyarbakır, Selanik ve Adana
- Kırşehir, Trablusşam ve Elazığ
- Erzurum, Yanya, İşkodra, Halep ve Yemen
Gittiği şehirlerde hemen kütüphaneleri aradı. Buralardaki nadir eserleri tek tek inceledi. Satın alamadığı paha biçilemez nadir yazmaları geceler boyunca bizzat kendi eliyle kopyalayarak kütüphanesine kazandırdı. Bu titiz çalışması sayesinde yedi yüzden fazla kitabı el yazısıyla çoğaltarak yok olmaktan kurtardı. Kültürel mirasa olan bağlılığını sadece kitaplarla sınırlamadı. Kırşehir'de görev yaptığı sırada, masraflarını kendi cebinden karşılayarak Hacı Bektâş-ı Velî Dergâhı'nı dervişlerin de yardımıyla baştan aşağı tamir ettirdi. İmparatorluğun dört bir yanından derlediği bu devasa kültür hazinesi, onun geleceğe bırakacağı en büyük miras olacaktı. 1908 yılında Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte, kendi isteğiyle emekliye ayrılarak kendisini tamamen araştırmalarına adadı. Emeklilik günlerinde Millî Tetebbûlar Encümeni ve Tasnîf-i Vesâik-i Târihiyye Encümeni gibi önemli kurumlarda başkanlık yaparak tarihi belgelerin tasnif edilmesini sağladı.
Tarihi Değiştiren Keşif: Divânu Lügati't-Türk ve Millet Kütüphanesi
Ali Emîrî'nin adını Türk kültür tarihine altın harflerle yazdıran olay 1914 yılında İstanbul'da gerçekleşti. Sahaflar Çarşısı'nda sıradan bir günde, sahaf Burhan'ın tezgahında paha biçilmez bir hazineyle karşılaştı. Bu hazine, Kaşgarlı Mahmud'un 1072-1074 yılları arasında Bağdat'ta kaleme aldığı, Türkçe dilinin ilk sözlüğü olan Divânu Lügati't-Türk'tü. Dağılmış sayfaları ve yıpranmış şirazesiyle yok olmak üzere olan bu eşsiz eseri sadece 33 lira gibi sembolik bir bedelle satın aldı. O, gerçek bir kitap aşığıydı. Eserin eksiksiz olup olmadığını belirlemek üzere değerli dostu Kilisli Muallim Rıfat Efendi'yi görevlendirerek kitabın tasnifini yaptırdı. Eser, nihayet gün yüzüne çıkmıştı. Yıllarca saklı kalan bu muazzam keşif, ilk kez 2007 yılında Pera Müzesi bünyesinde sergilenerek geniş kitlelerle buluştu.
Büyük kitap dostu, yaşamı boyunca topladığı 16 bin seçkin eserden oluşan paha biçilemez koleksiyonunu 1916 yılında devlete bağışladı. Kütüphaneye kendi isminin verilmesi yönündeki tüm ısrarlı teklifleri nezaketle geri çevirdi. Bu hazinenin tüm halka ait olduğunu vurgulayarak kuruma Millet Kütüphanesi adını verdi. Macaristan ve Fransa'dan bu eşsiz koleksiyonu satın almak için gelen astronomik mali teklifleri vatanseverlik duygusuyla elinin tersiyle itti. Yaşamının son anına kadar bu kütüphanede gönüllü olarak yöneticilik yapmaya devam etti. Hayata gözlerini 23 Ocak 1924 tarihinde Fransız Hastahanesi'nde yuman bu büyük bilge, Fatih Camii haziresinde ebedi uykusuna uğurlandı. Saygın ismi, 2009 yılında Fatih'te hizmete açılan modern bir kültür merkeziyle yaşatılmaktadır.
