Fransız resim sanatının en özgün isimlerinden biri olan realist ressam Jean Baptiste Camille Corot, 16 Temmuz 1796 tarihinde Paris'te dünyaya geldi. Varlıklı bir ticaret ailesinin oğlu olan bu dahi sanatçı, kendisi için çizilen ticari kariyeri elinin tersiyle itti. Henüz 26 yaşındayken tüm yaşamını çocukluk aşkı olan resme adadı. Doğadan doğrudan esinlenen özgün manzara üslubu, atölye sınırlarını aşarak dünya sanat tarihine yön veren büyük bir devrime dönüştü. Resim yapmak onun en yüce tutkusuydu.
Ticaret Eğitiminden Sanatın Özgür Kollarına
Ailesinin maddi durumunun iyi olması sebebiyle genç Corot, erken yaşlarda ticaret eğitimi almaya yönlendirildi. Ailesi onun kendileri gibi ticaretle uğraşmasını istiyordu. Fakat onun yüreğinde yatan resim aşkı hiçbir zaman sönmedi. Nitekim yirmi altı yaşına geldiğinde babasına karşı gelerek çocukluk hayalinin peşinden koştu. İngiliz manzara ressamı John Constable'ın genç yeteneklere verdiği, sistemlere bağlı kalmadan kişisel yöntemlerle ilerleme tavsiyesinden derinden etkilendi. Bu felsefeyi hayatının merkezine koyan Corot, Paris'te önce Achille Etna Michallon'un, onun vefatının ardından ise Jean Victor Bertin'in atölyesinde eğitim aldı.
Normandiya kıyılarında ve Fontainebleau ormanının derinliklerinde doğayı gözlemleyerek çalışan genç ressam, yavaş yavaş kendi sanatsal kimliğini inşa etmeye başladı. Louvre Müzesi'nde sergilenen 1825 tarihli otoportresi, bu özgün kişiliğin ilk somut yansıması olarak kabul edilir. Sanatçı, geleneksel atölye kalıplarını kırarak doğrudan doğa karşısında çalışmayı bir ilke haline getirdi. Açık havada aldığı notları yine açık havada tuvale aktararak Fransız manzara ressamlığında yeni bir çığır açtı. Doğa onun için sonsuz bir tuvaldi.
Sanat tarihçileri, Corot'nun sanatsal gelişimini üç ayrı döneme ayırır. Onun erken dönem çalışmaları geleneksel, sıkı ve ince fırça vuruşlarıyla belirginleşen net hatlara sahipti. İkinci döneminde ise tarzını değiştirerek odağını açık tonlara ve şiirsel güce kaydırdı. Sanatçının yaşlılık dönemi eserleri ise lirik ve empresyonist eğilimleriyle öne çıkar.
İtalya Serüveni ve Işığın Gizemli Dünyası
Sanatını olgunlaştırmak isteyen ressam, 1825 ile 1828 yılları arasında İtalya'ya giderek Roma, Venedik ve Napoli gibi şehirlerde uzun süre çalıştı. Bu topraklarda tekniğini kusursuzlaştıran Corot, herhangi bir sanat ekolünün boyunduruğu altına girmeksizin benzersiz peyzajlar ve kompozisyonlar üretti. İtalya'da başladığı eserlerini Paris'teki devlet sergilerinde sergilemeye başlayan ressam, ayrıca 1833 yılındaki sergide Fontainebleau Ormanından Bir Manzara tablosu ile ikincilik madalyasına layık görüldü.
Gezgin ruhu onu 1843 yılında yeniden İtalya'ya sürükledi. Cenova, Floransa ve Venedik kıyılarında gezinirken fırçası her geçen gün daha sakin ve akıcı bir hal alıyordu. Onun tablolarının en belirgin unsuru, kompozisyonlarına can veren o büyüleyici ve gizemli ışıktı. Işık onun en büyük sırrıydı. Doğayı taklit etmek yerine onu kendi hisleriyle yeniden yorumlayan ressam, manzara resimlerinin yanı sıra son derece başarılı portrelere de imza attı. Ayrıca mitolojiden esinlendiği büyük kompozisyonlar da sanat dünyasında derin izler bıraktı. Ünlü yazar Baudelaire'in resmi övgüleri ve Eugene Delacroix'nın onu "gerçek bir sanatçı" olarak tanımlaması, Corot'un dehasını tüm Fransa'ya kanıtladı. 1855 yılındaki Evrensel Sergi'de Fransa İmparatoru III. Napolyon'un onun bir eserini satın alması ise başarısını tescilledi.
Sanatçının dünya çapında tanınan ve sanat tarihindeki yerini sağlamlaştıran öne çıkan bazı eserleri şunlardır:
- Fontainebleau Ormanından Bir Manzara (1833)
- Marcoussis'in Anısı (1855)
- Mavili Kadın (1874)
- Sens Katedrali (1874)
İyi Corot Baba'nın Cömert Mirası
Yaşamı boyunca sanatı en yüce tutku olarak gören Corot, politik karmaşalardan tamamen uzak durdu. Dönemin büyük ihtilalleri yaşanırken o sadece Ville d'Avray'daki atölyesinde fırçasını oynatmaya devam etti. Siyasetten her zaman uzak durdu. Sanat dünyası onu sadece ressamlığıyla değil, aynı zamanda cömert ve şefkatli kalbiyle de tanıdı. Dostları ona sevgiyle "Corot Baba" derdi. Evsiz ve görme yetisini kaybetmiş karikatür ustası Honore Daumier'e Hollanda'da Anvers'te bir ev satın alan bu yüce gönüllü insan, vefat eden dostu Jean-François Millet'nin yoksul ailesine de kol kanat gerdi. Hatta maddi sıkıntı çeken başarısız ressam arkadaşlarının tablolarını düzelterek kendi imzasını atar, onların geçinmesini sağlardı.
Yaşamının son yıllarında karşılaştığı haksızlıklar onu derinden sarstı. 1874 yılındaki büyük sergide hakkı olan altın madalyanın bir başkasına verilmesi üzerine kendi kabuğuna çekildi. Bu haksızlığı telafi etmek isteyen dostlarının düzenlediği anlamlı ziyafete, ağır hastalığına rağmen güçlükle katıldı. Son dönem şaheserlerini ürettikten sonra, 22 Şubat 1875 tarihinde 79 yaşında Paris'te hayata gözlerini yumdu. Arkasında bıraktığı eserler, geleneksel fırça darbelerinden empresyonizme uzanan şiirsel bir köprü olarak bugün de ışık saçmaya devam ediyor.
