Milli Mücadele'nin en zorlu günlerini vizöründen süzerek geleceğe aktaran Etem Hamdi Tem, 1895 yılında Halep'te dünyaya geldi. Genç yaşta adım attığı fotoğrafçılık kariyerinde, Kurtuluş Savaşı'nın Batı Cephesi'ndeki kritik anlarını ve ardından Mustafa Kemal Atatürk'ün vefat ettiği 10 Kasım 1938 gününe kadarki özel anlarını kaydederek Türk tarih yazımına çok büyük bir katkı sağladı. Ülkenin kaderini belirleyen bu bağımsızlık mücadelesinde adeta bir tarihçi gibi çalışan Tem, cephe cephe gezerek askeri harekatları ve lider kadroyu görselleştirdi. Onun objektifinden çıkan kareler, ulusal hafızamızın en değerli parçalarıdır.
Etem Bey'in savaş öncesi hayatı hakkında bilgi oldukça azdır. Kafkas Cephesi'nde savaşırken çok sayıda fotoğraf çekti. Savaşın sona ermesinin ardından, Osmanlı Devleti'nin imzaladığı Mondros Mütarekesi hükümleri gereği Batum'daki görev yerinden ayrılmak zorunda kaldı. İstanbul'a dönmek üzere Gülcemal isimli vapura binen Tem, payitahta ulaştığında tarihin en karanlık günlerinden birine şahitlik etti.
İngiliz ve müttefik kuvvetlerinin 16 Mart 1920'de İstanbul'u resmen işgal etmesi, Etem Tem'in hayatında yepyeni bir dönüm noktası oldu. İşgal altındaki kentte kalmak istemeyen vatansever fotoğrafçı, Anadolu'da filizlenen kurtuluş hareketine dahil olmanın yollarını aramaya başladı. Bu amaçla ilk olarak İzmir'e doğru yola çıktı. Ancak orada Yunan kuvvetleri tarafından tutuklandı. Bir süre tutuklu kaldıktan sonra Fransız vapuruyla Mersin'e ulaştı. Buradan da güvenli bir liman olan Antalya'ya geçti.
Antalya'da bir İtalyan fotoğrafçıdan yeni bir makine edindi. Bu teçhizatla vakit kaybetmeden Ankara'ya doğru hareket etti. Ankara'da Erkan-ı Harbiye bünyesinde görevlendirilen Etem Bey, asteğmen rütbesiyle ordunun resmi fotoğrafçısı olarak tayin edildi. Savaşın ilk safhalarında Mustafa Kemal Paşa'nın karargahında fotoğraf makinesine sahip olan tek yedek subay olması, ona tarihi kaydetme konusunda benzersiz bir sorumluluk yükledi.
Kocatepe'de Ölümsüzleşen An ve İzmir Yangını
Türk ordusunun kaderini çizen Büyük Taarruz, 26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe'de başladı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın taarruzu başlattığı ve kayalıklar arasında düşünceli bir şekilde yürüdüğü an, Etem Tem'in yanındaki Alman yapımı Reflex ICA marka makinesiyle deklanşöre basmasıyla ölümsüzleşti. Sol elinin başparmağını dudaklarına götürerek adeta milletin geleceğini tasarlayan liderin bu fotoğrafı, milli mücadelenin ve Türk ulusunun bağımsızlık azminin en güçlü sembolü oldu. Bu eşsiz kare, sadece bir komutanın portresi değil, aynı zamanda küllerinden doğan bir ülkenin de belgesi niteliğindeydi.
Ancak zaferin hemen ardından büyük bir talihsizlik yaşandı. Etem Tem'in o tarihi günlerde çektiği diğer fotoğrafların banyo ve baskı işlemleri için İzmir'de bıraktığı dükkan, büyük İzmir yangınında tamamen yanarak kül oldu. Bu felakette yüzlerce paha biçilemez tarihi kare yok olsa da, Tem'in karargah ortamında kendi imkanlarıyla yıkamış olduğu birkaç film şeridi kurtulmayı başardı. Kurtulan bu az sayıdaki negatif arasında Kocatepe'deki o ünlü duruş da yer alıyordu. Bu sayede Türk milleti, zaferin en kritik anının görsel şahidine kavuşmuş oldu.
Cumhuriyet Yılları ve Sinema Çalışmaları
Savaşın zaferle taçlandırılmasının ardından Etem Bey, Mustafa Kemal Atatürk'ün özel fotoğrafçısı olarak görevini sürdürdü. 1921 yılından Atatürk'ün ebediyete intikal ettiği 10 Kasım 1938'e kadar geçen sürede, cumhuriyetin kuruluş adımlarını adım adım izledi. Bu dönemde tarihi ve çekim yerleri net olarak belirlenebilen 700 civarında fotoğraf karesine imza attı. Fotoğrafların yanı sıra, dönemin önemli gelişmelerini içeren 800 metrelik sinema filmi çekerek ülkenin ilk görsel arşivcilerinden biri haline geldi.
Etem Tem'in objektifiyle tarihe tanıklık ettiği başlıca alanlar şunlardır:
- Çok sayıda kare çektiği Kafkas Cephesi
- Kurtuluş Savaşı'nın seyrini değiştiren Batı Cephesi ve Kocatepe
- Milli Mücadele'ye katılım yollarını aradığı ve stüdyo açtığı İstanbul, İzmir ve Antalya
Cumhuriyet döneminde basın dünyasında da aktif rol üstlenen Etem Tem, Siirt milletvekili Mahmut Bey tarafından çıkarılan Milliyet gazetesinde foto muhabiri olarak çalıştı. Fotoğrafçılığı profesyonel bir iş olarak sürdürmek amacıyla 1932 yılında Cağaloğlu yokuşunda kendi fotoğraf stüdyosunu açtı. Kısa süre sonra, 1934 yılında bu stüdyoyu İstanbul'un sanat merkezi sayılan Beyoğlu'na taşıdı. Yaşamının ilerleyen yıllarında fotoğrafçılığın ötesine geçerek belgesel film çekimleri gerçekleştirdi ve Türk sinema tarihinin erken dönemine de katkı sağladı. Ömrünü Türk tarihini belgelemeye adayan usta fotoğrafçı, 15 Ocak 1971 tarihinde Ankara'da hayata gözlerini yumdu.