1185 yılında İran'ın kadim şehri Tebriz'de dünyaya gelen ve tam adı Şemsüddîn Muhammed bin Alî bin Melikdâd Tebrîzî olan ünlü mutasavvıf, İslam düşünce dünyasının en gizemli ve etkileyici şahsiyetlerinden biridir. Babası Melik Dad oğlu Ali olan bu bilge şahsiyet, dinin güneşi anlamına gelen 'Şemseddin' lakabıyla anılmıştır. Genç yaşlardan itibaren manevi ilimlere duyduğu derin ilgi ve bu alandaki üstün yeteneğiyle çevresindekilerin dikkatini çekmeyi başarmıştır. Hayatı boyunca hakikat arayışını sürdüren ve kalıplara sığmayan yapısıyla bilinen derviş, 13. yüzyılda Konya'da Mevlana Celaleddin Rumi ile karşılaşarak İslam tasavvuf tarihinde geri dönülemez bir dönüşümün mimarı olmuştur.
Hakikat Arayışında Diyar Diyar Gezen Bir Derviş
İlk manevi eğitimini tamamladıktan sonra Tebrizli Ebubekir Sellaf'a intisap eden genç derviş, içsel olgunluğa erişmek amacıyla yollara koyulmuştur. Dönemin en saygın alimlerinden ve tarikat şeyhlerinden feyz almak için coğrafyaları aşan bu seyahatleri, ona mistik çevrelerde farklı isimler kazandırmıştır. Sürekli seyahat halinde olmasından dolayı kendisine 'uçan Şemseddin' manasına gelen Şemseddin Perende denmiştir. Manevi derinliğiyle Tebriz'deki hakikat ariflerinin de saygısını kazanarak orada Kamil-i Tebrizi unvanıyla anılmaya başlanmıştır. Dervişin manevi yolculuğunda feyz aldığı ve bağlandığı diğer önemli isimler şunlardır:
- Secaslı Şeyh Rukneddin
- Tebrizli Selahaddin Mahmut
- Centli Baba Kemal (mutasavvıf Necmüddin Kübra'nın halifelerinden)
Giyime, kuşama ve dünyevi makamlara zerre kadar değer vermeyen bu gezgin mutasavvıf, yaşamında daima Hazret-i Muhammed'in üstün ahlakını kendisine düstur edinmiştir. İçindeki sönmeyen manevi arayış ateşi ve aldığı batıni bir işaret, onu ömrünün en önemli buluşmasına doğru sürüklemiştir.
Mevlana ile Karşılaşma ve Konya'daki Büyük Dönüşüm
Manevi bir yönlendirmeyle yollara düşen derviş, aradığı büyük ruhu nihayet Konya'da bulmuştur. Onunla geçirdiği yaklaşık üç buçuk yıllık yoğun manevi beraberlik, Rumi'nin zihninde ve kalbinde yepyeni ufukların açılmasına vesile olmuştur. Onu bilinen medrese kalıplarından çıkarıp ilahi aşk potasında eriterek kamil bir Hak aşığı haline getirmiştir. Ancak bu sıra dışı yakınlık, çevredeki bazı çevrelerin tepkisini çekmeye başlamıştır. Şikayetlerin artması üzerine Şam'a giden bilge dervişin yokluğu, Rumi için dayanılmaz bir ızdıraba dönüşmüştür. Rumi, kendisini eleştirenlere verdiği meşhur cevapta, onun hayatındaki yerini şu çarpıcı ifadelerle açıklamıştır: 'Onun ışığı vurmazdan önce sadece soğuk bir nakıştım taş duvarlarınızda. Tellerime dokunmadan önce, kendi sesine yabancı, kuru bir rebaptım. Ben onun avucunda deryalar kadar berrak sular, bağlar ve bahçeler görürüm; fakat siz bunların hiçbirini göremezsiniz.'
Bu ayrılık sürecinde Rumi'nin oğlu Sultan Veled'in daveti üzerine derviş tekrar Konya'ya dönmüştür. Rumi, onun bir daha şehri terk etmesini önlemek amacıyla, kendi evinde yetişen Kimya Hatun ile evlenmesine ön ayak olmuştur. Ne var ki bu evlilik, Kimya Hatun'a gizli bir sevgi besleyen Rumi'nin küçük oğlu Alaeddin'in tepkisini çekmiş ve Şems karşıtı cephenin güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Nihayetinde, Rumi'deki bu köklü manevi değişimi kabullenemeyen muhalifler tarafından 1247 yılında, 62 yaşındayken hayatına son verilmiştir.
Sırlarla Dolu Kabirler ve Felsefeciye Verilen Kerpiçli Ders
Bilge dervişin vefatının ardından ardında bıraktığı izler ve kabrinin nerede olduğu sorusu günümüzde de gizemini korumaktadır. Bugün Konya'da bulunan ve Mevlevilerce Rumi'nin türbesinden önce ziyaret edilen Şems Makamı mescit ve türbesindeki sandukanın dolu olup olmadığı kesin olarak bilinmemektedir. Bunun yanı sıra, onun hatırasına atfedilen pek çok makam ve türbe bulunmaktadır:
- Niğde'deki Kesikbaş Türbesi
- Tebriz'deki Geçil Mezarlığı
- Hoy şehri
- Pakistan'ın Multan şehri
Pakistan kaynaklı rivayetlere göre ise derviş bir gece yarısı gizlice Konya'dan ayrılarak önce Tebriz'e, ardından Hindistan'a geçmiş ve ömrünün son yıllarını meczup bir halde ormanlarda tamamlayıp Multan'da vefat etmiştir.
Onu keskin zekasını ve batıni ilmini gösteren en meşhur hadiselerden biri, mescitte öğrencilere kerpiçle teyemmüm tarif ederken yaşanmıştır. Kendisine soru sormak isteyen felsefecilerin temsilcisine 'Sorun' diyerek izin vermiş ve üç soruyla karşı karşıya kalmıştır. İlk olarak Allah'ın var olup neden görünmediği, ikinci olarak ateşten yaratılan şeytana neden yine ateşle azap edileceği ve üçüncü olarak ahiretteki hesap günü yerine dünyada herkesin dilediğini yapması gerektiği sorulmuştur. Şems, elindeki kuru kerpici felsefecinin kafasına vurarak yanıt vermiştir. Kadıya şikayet edilen bilge derviş, soruların cevabını pratik olarak verdiğini belirterek felsefeciyi susturmuştur: Felsefecinin başının ağrısını gösterememesi gibi Allah da vardır ama görünmez; kendi bedeni de topraktan yaratılan felsefecinin canını yine topraktan olan kerpiç acıtmıştır; canı kerpiç vurmak istediği için vurduğu dervişten şikayetçi olan felsefeci, hak arayışıyla ahiretteki ilahi adaletin gerekliliğini bizzat kendi davranışıyla kanıtlamıştır.
