Türk resim sanatının modernleşme sürecindeki en önemli isimlerden biri olan Nazmi Ziya Güran, 1881 yılında İstanbul Aksaray'daki Horhor Mahallesi'nde dünyaya gelmiştir. Geleneksel sanat anlayışının dışına çıkarak batı tarzı ışık ve renk arayışlarını ülkemize taşıyan usta sanatçı, çocukluk yıllarından itibaren resme büyük bir tutku beslemiştir. Ailesinin köklü geçmişi ve babasının bürokrasi yönlendirmelerine rağmen içindeki sanat aşkını söndürmeyen ressam, ömrünü tuval başında geçirerek Türk empresyonizminin kurucu figürü haline gelmiştir. Kendine has fırça darbeleri ve açık hava ressamlığı anlayışıyla şekillenen peyzajları, onu sanat tarihimizin kilometre taşlarından biri yapmıştır.
Eğitim hayatına Vefa Özel Şemsülmaarif ilkokulunda başlayan genç Nazmi Ziya, ardından Vefa İdadisi'ni başarıyla tamamlamıştır. Fatih Sultan Mehmed’in hocalarından olan Molla Gürani'nin soyundan gelen aile, genç sanatçının resim yerine devlet kademesinde yer almasını istemiştir. Babası Mehmet Ziya Bey'in yoğun ısrarları sonucunda Mülkiye Mektebi'ni bitiren Güran, mezuniyetinin hemen ardından Sadaret Kalemi bünyesinde memuriyet hayatına adım atmıştır. Fakat zihni her an tuval ve renklerle meşgul olan sanatçı için bu devlet görevi uzun sürmemiştir. Resim sevdası her şeyden üstündü. 1902 senesinde babasının vefat etmesi, onun kendi hayallerinin peşinden gitmesini sağlayan bir dönüm noktası oluşturmuştur. Özgürlüğünü kazanan genç adam, vakit kaybetmeden resim eğitimi almak üzere harekete geçmiştir.
Akademiden Paris Atölyelerine Uzanan Yolculuk
Profesyonel anlamdaki ilk resim derslerini Türk resminin usta ismi Hoca Ali Rıza'dan alan Nazmi Ziya Güran, aynı yıl Sanayi-i Nefise Mektebi'ne kaydolmuştur. Bu köklü kurumda Salvatore Valeri, Vernier ve Osgan Efendi gibi saygın hocalardan dersler alarak teknik becerilerini geliştirmiştir. Akademi yıllarında, 1905'te İstanbul'u ziyaret eden dünyaca ünlü Fransız ressam Paul Signac ile tanışma fırsatı yakalaması, sanatçının estetik dünyasında derin izler bırakmıştır. 1908 yılında akademiden mezun olduktan sonra, kendi kısıtlı imkanlarını seferber ederek Fransa'nın yolunu tutmuştur. Fransa günleri oldukça verimli geçti. Sanatçı burada adeta kendini yeniden keşfetti. Paris'te bulunan ünlü Academia Julian'a kaydolan ressam, burada Marcel Bachet ve Royer'in yönettiği atölyede üç yıl boyunca aralıksız çalışmıştır. Ardından Fernand Cormon'un atölyesine geçiş yaparak 1913 yılına kadar buradaki çalışmalarını sürdürmüş ve sanatsal birikimini en üst seviyeye ulaştırmıştır. Fransa'da edindiği engin izlenimci deneyim ve birikimi, Türk sanat ortamına taşıyarak o döneme kadar hakim olan durağan kalıpları kırmış ve Türk resminde çığır açan bir dönüşümün öncülüğünü üstlenmiştir.
Yurda Dönüş, Çanakkale Tabloları ve Akademisyenlik
Avrupa'daki eğitimini tamamlayarak 1913 yılında ilk Türk empresyonisti sıfatıyla vatanına dönen Nazmi Ziya, hemen Güzel Sanatlar Akademisi kadrosuna dahil edilmiştir. İzmir'de öğretmenlik yaptıktan sonra, idari alanda da sorumluluklar üstlenerek 1918-1921 ile 1925-1927 yılları arasında iki kez Güzel Sanatlar Akademisi Müdürlüğü görevini üstlenmiştir. 1926 yılında ise Paris'te eğitim gören genç sanatçıların çalışmalarını denetlemek amacıyla bir yıllığına yeniden Fransa'ya gönderilmiştir. Kariyerindeki en önemli tarihi dönüm noktalarından biri, Birinci Dünya Savaşı dönemine rastlamaktadır. Birinci Dünya Savaşı'nın zorlu koşullarında vatan savunmasını canla başla sürdüren askerlerin mücadelesini ölümsüzleştirmek üzere kurulan heyette yer alması, onun sanatsal kariyerinde milli bir kimlik kazanmasına da vesile olmuştur. 1917 yılında Başkumandan Vekili Enver Paşa tarafından Çanakkale'deki kahramanlık destanını görselleştirmek amacıyla seçilen sanatçı heyetine Nazmi Ziya da dahil edilmiştir. Cephe gerisinde ve savaş alanında ürettiği dört adet muazzam tablo, onun ulusal düzeydeki şöhretinin kapılarını sonuna kadar aralamıştır. Sanatçının hayatındaki diğer önemli gelişmeler ise şunlardır:
- 1911 yılında Paris'teki atölye arkadaşı Marcelle Chevalier ile evlenmiş, bu evlilikten Cenan ve Mihriban isimli iki kız çocuğu dünyaya gelmiştir.
- 1928 yılında Türkiye'yi ziyaret eden Afganistan Kralı Emanullah Han, sanatçının Paris dönemine ait küçük boyutlu eserlerinden birini satın almıştır.
- 1931 yılındaki milletvekili seçimlerinde İstanbul'dan bağımsız aday olarak siyasete atılmak istemiş ancak seçilememiştir.
- Soyadı Kanunu'nun kabul edilmesiyle birlikte aile, köklü dedeleri Molla Gürani'ye atıfla Güran soyadını benimsemiştir.
Empresyonist Işık, Benzersiz Tarzı ve Vedası
Nazmi Ziya Güran, tüm yaşamı boyunca Fransız neo-empresyonist Paul Signac'ın sanatsal yaklaşımından derinden etkilenmiştir. Tıpkı Signac gibi eserlerinde noktalama ve benekleme tekniklerini ustalıkla kullanan ressamın tuvallerine özellikle selviler, ağaç kümeleri ile mor ve mavi gölgelerle bezenmiş İstanbul sokakları hakim olmuştur. İstanbul peyzajları onun en büyük aşkıydı. Onun sanata olan tutkusu o kadar büyüktü ki, ışığın farklı saatlerdeki değişimini yakalamak amacıyla aynı manzarayı defalarca resmetmiştir. Söylentilere göre sanatçı, aynı resmi farklı ışıklar altında on dört defa tekrarlamıştır. Hiç kravat takmaması, her zaman zarif bir papyonla dolaşması ve ağzından piposunu eksik etmemesi gibi ilginç kişisel alışkanlıklarıyla da hafızalarda yer edinmiştir. Usta sanatçı, 35 yıllık yoğun emeğinin ürünü olan 300 eserini ilk kez bir arada sunacağı kişisel sergisini, Güzel Sanatlar Akademisi Müdürü Burhan Ümit Toprak'ın davetiyle 17 Ağustos 1937'de açmıştır. Bu sergi onun sanatının zirvesiydi. Sanatçı hiçbir tablosundan ayrılmak istemedi. Hayatının bu ilk ve son sergisinde sergilenen hiçbir eserini satmaya kıyamayan Nazmi Ziya Güran, sergisi henüz devam ederken 11 Eylül 1937 gecesi geçirdiği bir kalp krizi sonucunda 56 yaşında İstanbul'da yaşama veda etmiştir. Geride bıraktığı görkemli miras, Türk resim sanatının en parlak sayfalarından birini oluşturmaktadır.
