Hasan Tahsin Akıncı, 1890 yılında İznik'te dünyaya gelen, Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet'in ilk yıllarına uzanan süreçte vatan savunmasında en ön saflarda yer almış kahraman bir Türk askeri ve başarılı bir bürokrattır. Çanakkale'den Kafkasya'ya, Suriye çöllerinden Batı Cephesi'ne kadar üç kıtada çarpışan Akıncı, Kurtuluş Savaşı'ndaki üstün mücadeleleri vesilesiyle İstiklal Madalyası ile onurlandırılmış, barış döneminde ise devlet kademelerinde önemli hizmetler sunmuştur. Hem cephelerde yazdığı destanlar hem de Bursa Cezaevi müdürlüğü esnasında şair Nâzım Hikmet ile kurduğu derin dostlukla tarihimizin unutulmaz simaları arasına adını yazdırmıştır. Vefat ettiği 1949 yılına kadar hayatını ülkesine adayan bu seçkin şahsiyetin öyküsü, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin adeta canlı bir özetidir.
Cepheden Cepheye Bir Ömür ve Esaret Günleri
Gençlik yıllarında yüksek hukuk eğitimi almak üzere payitaht İstanbul'a giderek derslerine başladı. Öğrencilik sıralarındayken vatanın tehlikeye girmesi üzerine hiç tereddüt etmeden gönüllü olarak askeri üniformayı giydi. Eğitimini yarıda bırakarak katıldığı tarihi Çanakkale Savaşları bünyesinde, Üçüncü Kolordu Süvari Bölüğü safında düşmana karşı çetin muharebeler verdi. Çanakkale'deki bu üstün gayretleri neticesinde Harp Madalyası ile ödüllendirilirken, askeri rütbesi de teğmenlik seviyesine yükseltildi. Gelibolu yarımadasındaki vazifesinin nihayete ermesiyle durmaksızın Doğu sınırındaki çetin Kafkasya Cephesi'ne gönderildi. Doğu cephesinde gösterdiği yaşarılıklardan ötürü Gümüş Liyakat Madalyası ile taltif edilen kahraman subay, aynı zamanda üsteğmen rütbesine terfi ettirildi.
Kafkas coğrafyasının ardından gönderildiği Suriye Cephesi'nde çarpışırken ne yazık ki İngiliz kuvvetlerine esir düştü. Mısır topraklarındaki İskenderiye esir kampı bünyesinde tam sekiz ay boyunca çetin koşullar altında tutsak kaldı. Mondros Ateşkes Antlaşması'nın yürürlüğe girmesiyle birlikte esaret günleri nihayete eren üsteğmen, özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz memleketi İznik'e geri döndü.
Kuvâ-yi Milliye Ateşi ve Düzenli Orduya Katılış
Mondros sonrasında vatan topraklarının işgal edilmeye başlandığını derinden hisseden kahraman asker, doğup büyüdüğü İznik bölgesinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kurulmasına öncülük ederek bu derneğin başkanlık görevini üstlendi. Aynı günlerde çevresine topladığı vatansever ve yiğit İznikli gençlerle birlikte, bölgedeki işgalci güçlere karşı koymak adına yörenin ilk milis kuvveti olan Millî Targan Bey Taburu'nu kurdu. Mustafa Kemal Paşa'nın milli mücadeleyi birleştirme adına yaptığı davete uyarak Ankara'daki Karargâh Muhafız Süvari Bölüğü'ne dahil oldu. Batı Cephesi'nde konuşlu yirmi dördüncü ve kırk birinci alaylar bünyesinde Yunan kuvvetlerine karşı çarpışmayı sürdürdü. Bu harekatlar sırasında yüzbaşı rütbesine erişti. Milli kurtuluşun dönüm noktası sayılan büyük Afyon Dumlupınar Savaşları'nda yer aldı. Muharebe alanındaki üstün fedakarlığı dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından İstiklal Madalyası ve Takdirname aldı.
Cumhuriyet Bürokrasisi ve Nâzım Hikmet ile Dostluk
Zaferin ardından üniformasını çıkaran Akıncı, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinde sivil idareci olarak kritik hizmetlerde bulunmaya başladı. İz bırakan kamu görevleri şu şekilde sıralanabilir:
- Bayındırlık Bakanlığı çatısı altında başarıyla yürüttüğü Daire Müdürlüğü,
- Şehrin havacılık faaliyetlerini canlandıran Bursa Hava Yolları Müdürlüğü,
- Edebi açıdan simgeleşen tarihi Bursa Ceza ve Tevkif Evi Müdürlüğü.
Bursa Cezaevi müdürlüğü yaptığı o fırtınalı yıllar, Türk edebiyat tarihi açısından unutulmaz anlara sahne oldu. Zira zindanda mahkum olarak yatan dev şair Nâzım Hikmet ile yolları bu cezaevinin koridorlarında birleşti. Cezaevinde sadece resmi bir idareci olmakla kalmayıp, şairle insani temelde çok köklü ve samimi bir dostluk köprüsü kurdu. Onun bu asil duruşu, entelektüel çevrelerde ve sanat camiasında derin bir takdirle karşılanmasını sağladı. Kahraman subayın cephelerden cezaevine uzanan bu destansı öyküsü, Türk sinemasının da dikkatinden kaçmadı. Usta yönetmen Memduh Ün, 1964 senesinde onun anılarını Dağ Başını Duman Almış isimli sinema eseriyle beyaz perdeye aktardı.