Kula, Ege Bölgesi'nin İç Batı Anadolu bölümünde, Manisa iline bağlı tarihi ve jeolojik açıdan son derece zengin bir ilçedir. Yanardağ patlamalarının meydana getirdiği ve dünyada az rastlanan bir jeolojik yapıya sahip olan bölge, UNESCO Küresel Jeopark Ağı'na dahil olan Kula-Salihli Jeoparkı'na ev sahipliği yapmaktadır. Kent merkezi; kısmen Osmanlı Devleti'nin, kısmen de Germiyanoğulları Beyliği'nin tarihi izlerini taşıyan son derece iyi korunmuş konut dokusu nedeniyle günümüzde adeta bir "yaşayan müze" olarak adlandırılmaktadır.
Kula'nın Coğrafi Konumu ve Eşsiz Volkanik Yapısı
Kula ilçesi, bağlı olduğu Manisa ilinin doğusunda yer almakta olup, 981 kilometrekarelik yüzölçümü ile ilin en büyük ilçelerinden biridir. Karadivit Yanardağı'nın yanı başında, etrafı tepelerle çevrili çanak şeklinde volkanik bir arazi üzerinde kurulmuştur. İlçenin üzerinde yer aldığı topraklar, üçüncü jeolojik zaman sonucunda meydana gelen faylarla beliren ve yükseklikleri 100 ile 1250 metre arasında değişen volkanik dağlarla kaplıdır. Deniz seviyesinden yüksekliği kaynaklarda 720 metre olarak belirtilirken, ilçe merkezinin ortalama yüksekliği ise 72 metredir. İlçenin kuzeyinde Demirci ve Selendi, güneyinde Alaşehir, doğusunda Eşme, batısında ise Salihli ilçeleri konumlanmaktadır.
Katekekaumene'den Günümüze Ulaşan Tarihçe
Kula; mimari, etnografik, arkeolojik ve tarihi değerleriyle Ege'nin en önemli yerleşimlerindendir. Bölgede yapılan araştırmalar ve kazılar, buranın çok eski dönemlerden beri yerleşim alanı olduğunu kanıtlamaktadır. Antik dönemlerde Kula ve civarı; Maionia (Menye), Mysien ve Lidya arasında bir geçiş noktası konumundaydı ve Sardes-Salihli'den başlayan tarihi yol Menye, Sandal ve Gölde üzerinden geçmekteydi. Bizanslılar döneminde Opsikion adıyla anılan Kula, 20 kilometre batısındaki Maionia ile birlikte bir piskoposluk merkezi teşkil etmekteydi. Bölgede bulunan MÖ 56 yılına ait mermer kabartma ve kitabeler de bu tarihi önemi doğrulamaktadır.
Türk Hâkimiyeti ve Germiyanoğulları Dönemi
Kula ve çevresinin Türklerin eline geçiş süreci, 1071 Malazgirt Muharebesi'nin ardından başlamış ve 1075-1076 yıllarında Türkmen aşiretleri bölgeye yayılmıştır. Anadolu Selçuklu Hükümdarı Alaettin Keykubat zamanında, 1233 yılında bölge tamamen Türk hâkimiyetine girmiştir. Anadolu Beylikleri döneminde Germiyanoğulları Beyliği'ne bağlı olan Kula, Germiyan beyi Süleyman Şah'ın kızı Devlet Hatun'un 1381 yılında Osmanlı padişahı I. Murat'ın oğlu Yıldırım Beyazıt ile evlenmesiyle tarihi bir dönüm noktası yaşamıştır. Bu evlilik vesilesiyle Kütahya ve civarı çeyiz olarak Osmanlılara verilince, Süleyman Şah Kula'ya çekilerek burayı beyliğin başkenti yapmış ve burada yaşamıştır. Bu dönemde Kula'da imar ve kültürel faaliyetler büyük bir ivme kazanmış, bu yapılar arasında Gürhane Medresesi öne çıkmıştır.
Süleyman Şah'ın vefatının ardından Osmanlı idaresine giren kent, 1402 yılında Timur'un Anadolu Beyliklerine eski topraklarını iade etmesiyle yeniden Germiyanoğulları Beyliği'ne geçmiş; ancak Germiyanoğlu Yakup Bey'in 1428 yılındaki vefatının ardından kesin olarak tekrar Osmanlı idaresine katılarak Kütahya Sancağı'nın bir kazası haline gelmiştir. Uzun yıllar Kütahya'ya bağlı kalan yerleşim, 1867 yılında Saruhan Sancağı'na bağlanmış ve en nihayetinde 1923 yılında Manisa ilinin kurulmasıyla birlikte bu ilin bir ilçesi statüsünü kazanmıştır.
Dünya Çapında Değerli Fosil İlkel İnsan Ayak İzleri
Ünlü tarihçi Strabon'un 2000 yıl önce bu yöreyi dolaşarak Katakekaumene (Yanık Yöre) adını verdiği bölge, Küçük Asya'nın en genç volkan konilerini ve lav akıntılarını barındırır. Yörede bulunan 68 kadar volkan konisinden biri olan Divlit Tepe konisinin yakınlarında, Eski Taş Devri'ne ait son derece kıymetli ilkel insan ayak izleri keşfedilmiştir. Laboratuvar ortamında yapılan yaş belirleme ölçümlerine göre yaklaşık 20.000 yıllık (hata payıyla en erken 25.000, en geç 15.000 yıllık) olduğu saptanan bu izler, Eski Taş Devri insanlarının bu bölgede yaşadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Ayak izlerinin yanı sıra hayvanların ayak izleri, ilkel insanların taşıdığı yük izleri ve yere oturma izleri de aynı alanda tespit edilmiştir.
Fosil ayak izleri yaklaşık 41-42 numara ayakkabı büyüklüğündedir ve adımların uzunluğu 75-80 santimetre civarındadır. Bu izlerden yan yana olan ikisi tepeden aşağıya doğru yürüyen iki yetişkin insana aitken, ters yönde tepeye doğru yürüyen küçük bir çocuk izi de tespit edilmiştir. Bu değerli fosil izlerin günümüze kadar bozulmadan gelebilmesi ise nadir bir doğa olayı sayesinde gerçekleşmiştir. Yaklaşık 2.000 yıl önce faaliyete geçen Divlit Tepe konisi, önce ince taneli kül ve tüfler püskürtmüş ve ardından sönmüştür. Yağan yağmurların etkisiyle bu küller kalın bir çamur tabakasına dönüşmüş, bölgede yaşayan ilkel insanlar da bu çamur üzerinde çıplak ayakla yürümüştür. Kısa süre sonra volkanın tekrar faaliyete geçerek püskürttüğü siyah renkli bazaltik cüruflar bu izlerin üzerinde 5-10 metre kalınlığında koruyucu bir örtü oluşturmuştur. 1968 yılında inşaat ve briket yapımı için bu cüruf örtüsü dozerlerle kazılırken ayak izleri gün yüzüne çıkmıştır. Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü elemanları, koruma amacıyla bu izlerden yaklaşık 60 tanesini çıkararak Tabiat Tarihi Müzesi'nde sergilemeye başlamıştır.