Türk müziğinin efsanevi dönemlerine imzasını atan, eserleriyle milyonların ruhuna dokunan yücelerce melodinin mimarı Suat Sayın, 1932 yılında İstanbul’un tarihi semti Fatih'te dünyaya gözlerini açtı. Klasik sanat müziğinin sınırlarını aşan yenilikçi yaklaşımıyla tanınan sanatçı; bestekâr, güftekâr ve ses icracısı kimliklerini tek bir potada eritmeyi başardı. Hayatını adadığı melodi dünyasında, özellikle Mısırlı ünlü müzisyen Muhammed Abdülvahab’ın ezgilerinden ilham alarak yarattığı eserlerle Türk Sanat Müziği’nde devrim niteliğinde bir dönüşüm başlattı. Yaylı çalgıların gücünü Türk müziğine entegre eden bu büyük üstat, 7 Aralık 2006’da yine doğduğu şehir olan İstanbul’da yaşamını yitirene dek ardında devasa bir kültür mirası bıraktı.
Nota ve Usulle Başlayan Müzikal Yolculuk
Sanatçının müzik tutkusu, henüz 12 yaşındayken eline aldığı ud çalgısıyla filizlendi. Gençlik yıllarında aldığı bu eğitim, onun gelecekteki müzikal dehasının en sağlam temeli oldu. Eğitim hayatında Vefa Lisesi mezuniyeti önemli bir kilometretaşıydı. Buradaki öğrenimini tamamlamasının ardından, 1952 yılında Ankara Radyosu bünyesinde kadrolu udî olarak görev yapmaya başladı. Radyodaki çalışma hayatı, genç yastaki ud sanatçısına büyük bir tecrübe kazandırırken, onun geleneksel Türk müziğinin inceliklerine hâkim olmasını sağladı. Radyodaki memuriyeti yalnızca çalgı icrasıyla sınırlı kalmadı; buradaki stajyer sanatçılara nota, makam ve usul alanlarında eğitimler vererek bir öğretmen rolü de üstlendi.
Yetiştirdiği öğrenciler, Türk müziğinin sonraki yıllarda yükseleceği temelleri oluşturacaktı. O dönemin stajyer gençleri, ilerleyen yđllarda Türk müziğinin dev üstatları haline geldi. Sayın’ın tezgahından geçen ve kendisinden ders alan müzisyenlerden bazıları şunlardır:
- Ziya Taşkent
- İsmet Nedim
- Kutlu Payaslı
- Yıldırım Gürses
- Mustafa Seyran
Ayrıca yine Türk sahnesinin en seçkin seslerinden olan Sevim Çağlayan, Behiye Aksoy, Sevim Tanürek, Neşe Karaböcek ve Sevim şengül gibi efsanevi kadın sanatçılar da Sayın'dan özel eğitim alarak seslerini onun rehberliğiyle geliştirdiler.
Beste Çalışmaları ve Özgün Sanat Üssubu
Takvimler 1958 ve 1959 yıllarını gösterdiğinde, içindeki üretici gücü dizginleyemeyen sanatçı beste çalışmalarına yoğunlaştı. Hayatındaki en büyük dönüm noktalarından biri, 1960 yılında yaşandı. Sayın, Ankara Radyosu’ndaki memuriyet görevinden istifa ederek tamamen özgür bir sanatçı olmayı seçti. Bu cesur kararın ardından seslendirdiği ve ilk plâk kaydı olan Postacı eseriyle geniş kitlelere ulaştı. Sahne ışıkları altındaki yerini ise ilk defa 1967 yılında Ankara Lunapark sahnesinde aldı. Bestekârlık kariyerinin ilk resmi ürünü olan "Gözlerimin yaşını silemiyorum" isimli parçası, onun Türk sanat dünyasında nasıl bir derinlik yaratacağını müjdeliyordu.
Eserlerindeki en göze çarpan özelliklerden biri, 1950’li yılların Arap müziğiyle kurduğu sıcak bağdı. Özellikle Mısır müzik tarihinin efsanevi figürü Muhammed Abdülvahab'ın tarzından derinden etkilenen sanatçı, eserlerinin ana teması olarak her zaman aşkı seçti. Bu doğu esintilerini kendi kültürüyle harmanlarken, Türk Sanat Müziği'nde yaylı enstrümanları dönemin ötesinde bir ağırlıkla kullanmaya başladı. Bu yenilikçi üslup, Türk müziğinde adeta çığır açtı. Yaylıların ön plana çıkmasıyla birlikte, 1960'lı yıllarda Türkiye'nin ana akım müzik tercihleri yavaş yavaş arabesk ve fantezi formların etki alanına girmeye başladı.
TRT Sansürü ve Değer Bulmayan Miras
Dış kaynaklı ezgilere yer vermesi ve çoksesli müzik yapısını benimsemesi, dönemin katı müzik otoriteleri tarafından olumsuz karşılandı. Eserleri hızlıca "arabesk" kategorisine dahil edilerek TRT denetim kurullarından geçirilmedi. Bu sansürün yansıması olarak, günümüzde TRT arşivlerinde Sayın’a ait yalnızca üç eserin yer bulabildiği görülmektedir. Oysa ki bu eserlerin sıradan "piyasa" müziği olarak adlandırılması sanatçının emeğine yapılmış büyük bir haksızlıktır. Müzik bilimsel açıdan incelendiğinde, onun bestelerinin makam ve usul yönünden ne kadar ince, derinlikli motiflerle bezendiği anlaşılacaktır. Söz konusu zengin arşiv, müzik tarihindeki sarsılmaz yerini her şeye rağmen korumayı başarıyor.
Sayın’ın yarattığı bu eşsiz kültür, dönemin en seçkin ses sanatçıları tarafından plâk ve albüm çalışmalarında sıklıkla tercih edildi. Onun imzasını taşıyan parçalar bazen neşeli bir tavernada coşkulu bir dans müziği olarak yankılandı, bazen de seçkin Türk Sanat Müziği repertuvarlarının en saygıdeğer köşelerinde kendisine yer buldu. Bu çok yönlülük, onun müzikal mirasının geniş yelpazesini ortaya koymaktadır.
Sanatçının özel yaşamı da en az sanatı kadar hareketli geçti. Hayatı boyunca dört kez dünyaevine giren başarılı bestekâr, ömrünün son dönemlerini dördüncü eşiyle birlikte Almanya'da sakin ve gözlerden uzak bir biçimde sürdürdü. Yaşadığı karaciğer rahatsızlığı nedeniyle İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi hepatoloji bölümünde tedavi altına alındı. Ancak tıbbi çabalara rağmen, 7 Aralık 2006 tarihinde yaşam mücadelesini kaybetti. Vefatının ardından Şişli Camii'nde düzenlenen cenaze törenine, ailesinin ve dostlarının yanı sıra Orhan Gencebay, Adnan Şenses ve Muazzez Ersoy gibi Türk sanat dünyasının önde gelen yıldız isimleri de katıldı. Kıymetli bestekârın naaşı, ikindi namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.
