Osmanlı'nın son dönem askeri ve siyasi arenasında derin izler bırakan Ali Galip Bey, 1871 senesinde Kayseri'de dünyaya gelmiştir. Kayseri'nin tanınmış ailelerinden Feyzioğullarına mensup Emin Bey'in oğlu olan Ali Galip, dönemin şartlarında prestijli bir eğitim yolu seçmiştir. Kendisi, imparatorluğun zorlu yıllarında hem orduda görev yapmış hem de idari kademelerde yer almıştır. Milli Mücadele sürecindeki faaliyetleriyle adını duyuran şahsiyet, aynı zamanda ömrünün son yıllarını vatanından uzakta geçirmek zorunda kalmıştır. Yaşadığı döneme yön veren önemli gelişmelerin merkezinde bulunmuş, ancak hedeflerine ulaşamayarak sürgünde vefat etmiştir.
Askeri Kariyeri ve Sarayla İlişkileri
Ali Galip Bey'in askeri serüveni, 1 Mart 1895 tarihinde Harp Okulu'nu başarıyla tamamlamasıyla başlamıştır. Ordudaki eğitimini başarıyla sürdüren genç subay, Osmanlı ordusu içerisinde hızla yükselerek önemli kademelerde görev almıştır. Kendisinin askeri rütbeleri ve terfi tarihleri şu şekilde sıralanmaktadır:
- 1 Mart 1895 - Harp Okulu mezuniyeti
- 12 Ocak 1897 - Harp Akademisi mezuniyeti ve sonrasında Süvari Kurmay Yüzbaşı olarak orduya katılması
- 2 Mart 1900 - Kolağası rütbesine yükseltilmesi
- 24 Eylül 1901 - Binbaşılık makamına terfi etmesi
- 5 Temmuz 1908 - Yarbaylık rütbesine erişmesi
Gösterdiği performans ve yetenekleri sayesinde rütbeleri tırmanan subayın bu askeri başarısı, özel hayatındaki çok önemli bir adımla taçlanmıştır. Binbaşı rütbesine yükselmesinden kısa bir süre sonra, 12 Eylül 1901 tarihinde Yıldız Sarayı'nda düzenlenen görkemli bir törenle Fehime Sultan ile dünya evine girmiştir. Padişah II. Abdülhamid, bu evlilik vesilesiyle genç çifte hediye olarak görkemli bir yalı ihsan etmiştir. Çift, saray düğününün ardından bu yalıda yaşamaya başlamıştır. Ancak bu evlilik uzun soluklu olmamış ve 1908 yılında boşanma kararıyla nihayete ermiştir.
Kariyer basamaklarını tırmanmaya devam eden Ali Galip, 5 Temmuz 1908 tarihinde yarbaylık rütbesine erişmiştir. Yarbay rütbesiyle alay komutanlığı gibi kritik bir vazifeyi yürüttüğü sırada ordudan ayrılma kararı almıştır. Bu ani kararın arkasında, dönemin çalkantılı siyasi atmosferi yer almaktadır. 1908 yılında II. Meşrutiyet'in ilan edilmesinin ardından, kendisinden daha alt rütbedeki subayların 'Gizli Cemiyet' içerisinde önemli rol almalarını hazmedememiş ve bu yüzden de İttihat ve Terakki Fırkası yönetimiyle arası açılmıştır. Genç subayların bu yükselişini kabullenmekte zorlanan Ali Galip Bey, yaşanan bu fikir ayrılıkları neticesinde askeri görevinden tamamen istifa ederek ordudan ayrılmıştır.
Meşrutiyet Dönemi ve Siyaset Yılları
Askerlik hayatına nokta koyan Ali Galip Bey, yönünü sivil siyasete çevirmiştir. Bu alandaki ilk büyük adımını 5 Nisan 1912 tarihinde atmış ve memleketi Kayseri'den bağımsız milletvekili seçilmeyi başarmıştır. Meclis-i Mebusan'da kentin temsilciliğini üstlenen eski asker, parlamento çalışmalarında aktif rol oynamayı hedeflemiştir. Gelgelelim, o dönemde Osmanlı Devleti'nin siyasi yapısı son derece istikrarsız bir çizgide ilerlemektedir. Siyasi çalkantılar nedeniyle bu meclis oldukça kısa ömürlü olmuştur. Yaşanan gelişmeler doğrultusunda meclisin feshedilmesiyle birlikte, Ali Galip Bey'in milletvekilliği görevi de 23 Temmuz 1912 tarihinde resmen sona ermiştir. Çok kısa süren bu parlamento deneyimi, onun siyasi kariyerinde geçici bir durak olmaktan öteye gidememiştir.
Harput Valiliği ve Sivas Kongresi Girişimi
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasının ardından Osmanlı topraklarında kartlar yeniden karılmaya başlanmıştır. 4 Mart 1919 tarihinde Sadrazamlık koltuğuna oturan Damat Ferid Paşa, yönetim kademelerinde geniş çaplı bir temizlik operasyonuna girişmiştir. İttihatçı kimliğiyle bilinen valileri tek tek görevden el çektiren sadrazam, kendisine yakın isimleri göreve getirmeyi amaçlamıştır. Bu kapsamda Elazığ Valisi Ali Seydi Bey görevinden uzaklaştırılmıştır. Boşalan bu makama, Mayıs ayının başlarında merkezi Elazığ'da bulunan Harput Valiliği sıfatıyla Ali Galip Bey tayin edilmiştir. Yeni görevine başlayan Ali Galip Bey, Anadolu'da filizlenen ve işgallere karşı yükselen Milli Mücadele hareketinin karşısında yer almıştır.
Bu süreçte İstanbul Hükümeti'nin talimatları doğrultusunda hareket eden Vali Ali Galip, tarihe geçecek bir görevlendirmeyle karşı karşıya kalmıştır. Kendisine, Anadolu'daki direnişin en önemli dönüm noktalarından biri olan Sivas Kongresi'ni dağıtma vazifesi verilmiştir. Bu amaçla Sivas Vali ve Kumandanlığı makamına atanan Ali Galip'in temel görevi, kongreyi engellemek ve milli kongrenin başındaki lider kadroyu tutuklayarak acilen İstanbul'a sevk etmekti. Ancak bu kritik hamleyi hayata geçirmekte muvaffak olamamıştır. Kongre delegelerinin ve vatansever unsurların dirayetli duruşu karşısında çaresiz kalan Ali Galip Bey, yakalanacağını anlayınca can havliyle Halep'e kaçmak zorunda kalmıştır. Türk siyasi ve askeri tarih literatüründe bu büyük başarısızlık, Ali Galip Olayı şeklinde adlandırılarak kayıtlara geçmiştir.
Yargılanma Süreci ve Romanya Sürgünü
Kurtuluş Savaşı'nın zaferle tamamlanması ve Lozan Antlaşması'nın imzalanmasının ardından yeni kurulan devlet, geçmişin hesaplarını kapatmaya başlamıştır. Ali Galip Bey, geçmişteki milli mücadele karşıtı eylemleri sebebiyle yargı makamlarının önüne çıkarılmıştır. Adapazarı'nda kurulan 1 nolu Askeri Mahkeme'de hâkim karşısına çıkan eski vali, gerçekleştirilen duruşmalar neticesinde suçsuz bulunarak beraat etmiştir. Yargı önünde aklanmasına rağmen, dönemin Başvekili Rauf Bey'in kişisel ve siyasi talebiyle durumu yeniden ele alınmıştır. Rauf Bey'in ısrarlı isteği üzerine Ali Galip Bey, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı faaliyet gösterenlerin yer aldığı meşhur 150'likler listesine dahil edilmiştir.
Bu listenin kesinleşmesiyle birlikte kendisi için zorunlu bir gurbet ve sürgün dönemi başlamıştır. Vatan topraklarından sınır dışı edilen Ali Galip Bey, sürgün yeri olarak belirlenen Romanya'ya gönderilmiştir. Yıllar boyunca ülkesine geri dönme imkânı bulamayan ve büyük bir yalnızlık içinde yaşayan eski politikacı, sıla hasretiyle dolu bir yaşam sürmüştür. Romanya'da sürgünde geçirdiği zor günlerin ardından, 1932 yılında, 61 yaşındayken hayata gözlerini yummuştur. Cenazesi de yine gurbet ellerde defnedilmiş, böylece Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan fırtınalı bir yaşam hikayesi hüzünlü bir sürgünle son bulmuştur.
