Tarihi ve Önemi
Tekfur Sarayı (Porfirogenitus Sarayı), İstanbul'un Fatih ilçesine bağlı Edirnekapı semtinde konumlanan son derece önemli bir tarihi yapıdır. Bizans İmparatorluğu döneminde saray, Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise çini atölyesi ve cam fabrikası olarak hizmet veren bu eser, günümüzde müze olarak faaliyet göstermektedir. 11. ile 15. yüzyıllar arasında Bizans İmparatorluğu Sarayı olarak kullanılan Blaherne Saray Kompleksi'nden günümüze sağlam bir şekilde ulaşabilmiş tek bölüm olması, yapıyı tüm dünyada geç Bizans mimarisinin nispeten bozulmamış en önemli örneklerinden biri haline getirmektedir. İstanbul'un fethi sırasında büyük hasar gören yapıdan geriye kalan bölüm, Osmanlı döneminde Tekfur Sarayı ya da Tekir Sarayı adıyla anılmıştır.
Bizans İmparatorluğu Dönemi
Kesin yapım tarihi tam olarak bilinmeyen yapı, Bizans imparatorlarının 12. yüzyıldan itibaren kullandıkları Blaherne saray kompleksinin önemli bir parçasıydı. Çevresine hakim bir mevkide yer alan saray, eski tarihi kaynaklarda "yüksek bir saray" olarak anılmaktaydı. İstanbul'da 1204 yılında başlayan Latin istilası sırasında Blaherne saray yapılarının neredeyse tamamı yakılıp yıkılmış, bu sebeple istila sonrası tahta çıkan I. Baudouin daha iyi durumda olan Boukoleon Sarayı'nı tercih etmiştir. 1261 yılında şehri Latin istilasından geri alan VIII. Mihail Paleologos döneminde Blakhernai Sarayı onarılmış ve imparator Blaherna Sarayı'na taşınmıştır. VIII. Mihail'in oğlu Konstantinos Paleologos'un bu sarayda doğması nedeniyle yapı, 'mor doğmuş' anlamına gelen "Porfirogenitus" adını almıştır. İmparatorluğun son yıllarında yaşanan taht mücadeleleri sırasında Blaherne Sarayı'nın harabeye dönmesiyle imparatorlar artık Tekfur Sarayı'nda ikamet etmeye başlamış, 15. yüzyıl başlarındaki Buondelmonti haritalarında da imparator sarayı olarak yalnızca bu yapı öne çıkmıştır.
Osmanlı Dönemi ve Çini Atölyesi
İstanbul'un 1453 yılındaki fethi sırasında dış duvarlara yakınlığı nedeniyle büyük hasar gören yapı, Osmanlı döneminde saray olarak kullanılmamış ancak "Tekfur Sarayı" (Ermenice kral anlamına gelen Tekabur kelimesinden türetilmiştir) adıyla anılmaya devam etmiştir. 16. yüzyılda Avrupalılar tarafından Konstantin Sarayı (Palatium Constantini), daha sonra Porfirogenetos Sarayı olarak adlandırılan bölgeye, fetihten sonra Selanik civarından Yahudi aileler yerleştirilmiştir. Piri Reis'in çiziminde üstünde çatısıyla birlikte resmedilen saray, 17. yüzyılda yeniden harabeye dönmüş ve saray ile civarındaki eski bir sarnıç bir dönem sultanın hayvanlarını barındırmak için kullanılmıştır. Tarihler 1719 yılını gösterdiğinde, Sadrazam Damat İbrahim Paşa'nın kararıyla saray avlusunda İznikli ustalar tarafından işletilen bir çini atölyesi kurulmuştur. 1721'de Başmimar Mehmed Ağa tarafından atölyeler, bir fırın ve değirmen yaptırılmış; İznik ve Kütahya'daki çini üretiminin durma noktasına geldiği dönemde geleneksel İznik çinilerinin üretimini sürdürme amacıyla kurulan bu atölyelerde üretilen çiniler III. Ahmet Çeşmesi, Kasım Paşa Camii ve Hekimoğlu Ali Paşa Camii'nde kullanılmıştır. Yaklaşık 15 yıl faaliyet gösteren bu atölye 1735 yılında üretimi durdurmuştur. 19. yüzyılda ise sarayın kuzey bölümü cam fabrikası olarak işlev görmüş, 1805 yılında Adilşah Kadın tarafından civarda vakfedilen Şişehane Mescidi'nin adını bu fabrikadan aldığı düşünülmektedir. Hatta sarayı doğu ve güney taraftan çevreleyen yolun ismi "Şişehane Sokağı" olarak adlandırılmıştır. 1864 yılında buradaki Yahudi evlerinde çıkan yangında sarayın önemli bölümleri, mermer yapı taşlarıyla iç donanımı ve güneydoğu köşesindeki balkon büyük zarar görmüştür.
Mimari Yapısı ve Günümüzdeki Müze Kimliği
Tekfur Sarayı, eski Theodosius Suru'nun kuzey ucunda, keskin bir sur burcu ile Orta Bizans döneminde (muhtemelen 10. yüzyıl) yapılan dikdörtgen kalın kule arasında, iç duvar ile dış duvar üzerinde inşa edilmiştir. Yapımında beyaz küfeki taşı ile tuğla kullanılan saray, dikdörtgen plan şemasına ve avlulu bir yapıya sahiptir. Sütunlu kemerlerle avluya açılan zemin katın üzerinde iki kat daha bulunur; katların birbirinden ahşap döşemeler ile ayrıldığı tahmin edilmektedir. Sarayın 2. katı surlarının üzerinden görülebilmektedir. Zemin ve 2. katları servis elemanlarının kullandığı, imparator bu sarayı kullandıysa orta katta bulunduğu düşünülmektedir. Şehre bakan doğu cephesinde bir balkon olduğu düşünülür; Piri Reis'in İstanbul Şehri haritasında bu saray, üstünü örten çifte meyilli çatısı, bitişiğindeki burç üzerinde bulunan balkonu ve bunu koruyan sundurması ile resmedilmiştir. 20. yüzyıl başlarında sadece dört duvardan ibaret bir harabe olan yapı, 1955 yılında Ayasofya Müzesi Müdürlüğü'ne bağlanmış ve içindeki cam fabrikasının yeri değişerek avlu molozlardan temizlenip eski seviyesi ortaya çıkarılmıştır. 1955-1970 arasındaki tamiratlarla ayakta kalan yapıda, çini fırınlarını bulmak üzere 1993 yılında Filiz Yenişehirlioğlu başkanlığında yüzey araştırması başlamış, 1995'te kazı çalışmalarına dönüşen araştırmalar 2001'de sona ermiştir. Tarihi bina, 2005-2014 yılları arasındaki kapsamlı restorasyon çalışmalarından sonra İBB'ye bağlı Osmanlı Çini Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. Müzede arkeolojik kazılarda açığa çıkartılan çini, cam ve çömlek buluntuları sergilenmekte, ayrıca hologram teknolojisiyle çömlek yapımı animasyonlarla gösterilmektedir. Ek olarak, dünyaca ünlü Kaşıkçı Elması'nın bu saray etrafındaki bir çöplükte bulunduğu söylencesi günümüzde hala yaygın bir halk rivayetidir.