Türk edebiyatının hece ölçüsünü en önemli temsilcilerinden biri olan ve hececi şiir geleneğine getirdiği özgün anlatımıyla bilinen şair ve yazar Cahit Sıtkı Tarancı, Cumhuriyet döneminin en güçlü ifade yeteneğine sahip kalemlerinden biridir. Asıl adı Hüseyin Cahit olan sanatçı, 4 Ekim 1910 tarihinde Diyarbakır'da, Camii Kebir Mahallesi'nde dünyaya gelmiştir. Yaşamının önemli bir kısmını İstanbul ve Paris gibi şehirlerde sürdüren yazar, aldığı Fransız eğitiminin etkisiyle Batılı şairlerin estetiğini Türkçenin yalınlığıyla birleştirmeyi başarmıştır. Eserlerinde ölüm korkusu ile yaşama sevincini bir arada eriten Tarancı, kendi döneminin en üretken isimlerindendir.
Diyarbakır'dan Paris'e Uzanan Bir Ömür Yolu
İlköğretim hayatını doğduğu yer olan Diyarbakır'da tamamlayan Tarancı, eğitimine devam etmek amacıyla İstanbul'a doğru yola çıkmıştır. Ortaokul dönemini Saint Joseph'te tamamladıktan sonra lise eğitimi için Galatasaray Lisesi'ne kaydolmuştur. Bu dönem onun için bir dönüm noktası olmuştur. Okul sıralarında, ömrü boyunca en yakın dostlarından biri olacak Ziya Osman Saba ile tanışmıştır. Mülkiye Mektebi'nde başladığı yükseköğreniminde başarı gösterememiş olsa da bu durum onun edebiyata ve eğitime olan inancını sarsmamıştır. O sırada Cumhuriyet Gazetesi bünyesinde kaleme aldığı ve yayımlanan hikâyelerinden elde ettiği kazançlarla Paris'e gitmeye karar vermiştir. Paris'te bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde eğitimini tamamlamayı arzulamıştır. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesi üzerine bu ülkedeki eğitimini yarıda bırakarak Türkiye'ye dönmek mecburiyetinde kalmıştır.
Vatanına döndükten ve askerlik görevini yerine getirdikten sonra, çeşitli resmi kurumlarda görev almıştır. Anadolu Ajansı ile Çalışma Bakanlığı'nda çevirmen pozisyonunda çalışan yazar, ayrıca Fransız edebiyatının tanınan simalarından Charles Baudelaire'in yapıtlarını da Türkçeye kazandırarak çeviri alanında önemli bir katkı sunmuştur. Sanatçı 1951 yılında Cavidan Tınaz ile evlenmiştir. Yaşamının son dönemine damga vuran sağlık sorunları, 1954 yılının Aralık ayında ağır bir akciğer hastalığına yakalanmasıyla ciddiyet kazanmıştır. Tedavisi Türkiye'de gerçekleştirilemediği için Avusturya'ya giden usta sanatçı, 13 Ekim 1956 tarihinde Viyana'da yaşama gözlerini yummuştur. Vefatından sonra cenazesi Ankara'ya getirilerek burada toprağa verilmiştir.
Edebi Şekilleniş ve Hececi Şiir Geleneği
Şiir yazmaya henüz lise dönemindeyken heves eden Tarancı, ilk olarak 1930 yılında dikkatleri üzerine çekmiştir. Genç şairin ilk şiiri Servet-i Fünun Dergisi'nde yıldızını parlatmıştır. Fransız okullarında eğitim görmüş olması, genç yaşta kaleme aldığı ilk dönem şiirlerinde Fransız şairlerin estetik yönleriyle ve şiirsel üsluplarıyla belirgin benzeşmeler taşımasının en temel sebebi olarak gösterilmektedir. Batı yazın dünyasını yakından takip eden sanatçının şiirlerinde klasik divan edebiyatının hiçbir izine rastlanmaz. Aksine, o daha çok Türk halk şiiri geleneğine yakın duran bir biçimi benimsemiştir. Şiir dilini yalnızca kelimelerle güzel biçimler üretme sanatı olarak gören Tarancı, hece ölçüsünü modern bir duyuşla harmanlamıştır. Şiirsel anlatımda ses ögelerinin güzelliğine ve ahenge büyük önem vermiştir.
Sanatçının edebiyat tarihindeki yerini sağlamlaştıran en büyük gelişme ise 1946 senesinde yaşanmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi tarafından organize edilen şiir yarışmasına, kendisiyle özdeşleşen Otuz Beş Yaş şiiri ile katılmıştır. Bu büyük yarışmada aldığı birincilik ödülü sayesinde edebi şöhretini perçinleyen yazar, adını Cumhuriyet döneminin en seçkin ve en çok okunan şairleri arasına altın harflerle yazdırmıştır. Tarancı'nın kaleme aldığı bu şiirlerin en belirgin niteliği, son derece anlaşılır, berrak ve sade bir üslup taşıyor olmalarıdır. Şair, hececi geleneğe bağlı kalırken aynı zamanda şiiri yüksek bir estetik seviyeye taşımıştır. Edebi görüşlerini dönemin gazete ve dergilerinde kaleme aldığı makaleler, denemeler vasıtasıyla okurlara aktarmıştır.
Ölüm Korkusu ve Yaşam Sevincinin Kesişimi
Cahit Sıtkı Tarancı'nın şiir dünyası, birbirine zıt iki uç kavram olan yaşama bağlılık ve ölüm korkusu arasında şekillenmiştir. Şair, bir yandan hayata ve aşkın bütün güzelliklerine bağlılığını haykırırken, diğer yandan ölümün kaçınılmaz üstünlüğünü derinlemesine sorgular. Onun dizelerinde hiçbir zaman bitmeyen bir bunalım hali, bir hoşnutsuzluk ve derin bir sıkkınlık göze çarpar. Neredeyse her eserinde karşılaştığımız bu ölüm korkusu, onun yaşamın sonunu bir türlü kabullenememesinden kaynaklanır. Tarancı, "sanat için sanat" felsefesini sıkı sıkıya savunmuş ve şiirlerini toplumsal kaygılardan uzak bir biçimde kaleme almıştır. Şiirsel temalarında genellikle sevdalar, yalnızlık, dünyadan kaçış, yaşadığı hayatın getirdiği burukluklar ve çocukluk özlemi gibi son derece kişisel ve kendi iç dünyasına yönelik konuları işlemeyi tercih etmiştir.
Bu son derece özel ve bireysel yaklaşımın bir sonucu olarak, yazarın şiirlerinde kendisinden başkasının ismine tesadüf edilmez. Ahmet Haşim gibi o da kendi fıtratındaki çirkinlik hissinden ve sevilmemekten şikâyetçi olmuştur. Şairin can dostu Ziya Osman Saba'ya yazdığı mektuplar, onun iç iç dünyasını ve edebi düşüncelerini anlamak bakımından paha biçilmez kıymettedir. Hayata erken veda eden sanatçı, ardında geniş bir külliyat bırakmıştır. 1957 yılında, vefatının ardından Varlık Dergisi'nin gerçekleştirdiği büyük ankette, en çok beğenilen yazar seçilerek toplumsal hafızadaki yerini pekiştirmiştir.
Kaleme Aldığı Eserler
- Ömrümde Sükût (1933) - Şairin edebi arenaya sunduğu ilk şiir kitabı.
- Otuz Beş Yaş (1946) - Yarışmada kazandığı birincilikle ününü perçinleyen başyapıt.
- Düşten Güzel (1952) - Şairin sağlığında çıkan son şiir derlemesi.
- Sonrası (1957) - Şairin vefatının ardından okuyucuyla buluşan şiirleri.
- Ziya'ya Mektuplar (1957) - Ziya Osman Saba'ya gönderdiği mektuplardan oluşan eser.
- Cahit Sıtkı'nın Hikâyeciliği ve Hikâyeleri (1976) - Selahattin Ömerli tarafından derlenen hikâyeleri.
- Bütün Şiirleri (1983) - Asım Bezirci tarafından bir araya getirilen tüm şiirleri.
