Aksaray, Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde, kısmen Konya Havzası'nda ve kısmen Kapadokya'da yer alan, merkezi Aksaray kenti olan tarihi bir ildir. Deniz seviyesinden yüksekliği 980 metre olan bölge, tarihi süreçte önemli bir idari merkez olmuştur. Cumhuriyet döneminde 1920 yılında il durumuna getirilen Aksaray, 1933'te çıkarılan özel bir kanunla Niğde'ye bağlanarak ilçe yapılmış; ardından 15 Haziran 1989 tarih ve 3578 sayılı yasa ile Niğde'den ayrılarak yeniden il statüsü kazanmıştır. Coğrafi konumu itibarıyla Aksaray; Niğde'nin kuzeybatısında, Konya'nın doğusunda ve Ankara'nın güneydoğusunda konumlanmaktadır.
Aksaray'ın Köklü Tarihi ve İsim Kökeni
Aksaray'ın yerleşim tarihi oldukça eski dönemlere uzanır. Hitit tabletlerinde Kurşura, İlk Çağ'da ise Garsaura olarak anılan şehir, Kapadokya Kralı Archeleos zamanında yeniden inşa edilerek kralın adına ithafen Archelais (Arkhelais) adını almıştır. Son Kapadokya kralı Arkhelaos'un, Garsuara adlı yerleşmeyi geliştirerek bu kenti kurduğu sanılmaktadır. Roma İmparatoru Claudius I kente koloni ayrıcalığı tanımış; Anadolu'daki birçok önemli yolun kavşak noktasında yer alan şehir bu sayede hızla gelişmiştir. Bizans İmparatorluğu ile Müslüman Araplar arasında birçok kez el değiştiren kent, 1071 yılındaki Malazgirt Meydan Muharebesi'nin ardından Türklerin egemenliğine girmiştir.
Selçuklu ve Osmanlı Dönemleri
Türk egemenliği döneminde Danişmendliler eserlerine de ev sahipliği yapan şehirde Danişmend parası basılmıştır. Bu dönemden günümüze ulaşabilen tek Danişmendli eseri, Bekarlar yakınlarında bulunan kümbet şeklindeki Bekar Sultan Türbesi'dir. Arap akınları sebebiyle virane hale gelen kenti, Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan (1155-1192) adeta yeniden kurmuştur. Şehrin çevresini surlarla çeviren sultan; cami, medrese, çarşı ve hamam gibi yapılar inşa ettirmiştir. Ayrıca Azerbaycan'dan din bilginleri, zanaatkarlar ve tüccarlar getirerek kente yerleştirmiş, böylece Aksaray'ı Anadolu Selçuklu Devleti'nin en önemli merkezlerinden biri haline getirmiştir. Selçukluların ardından Karamanoğulları, Eretna Beyliği ve kısa bir süre Kadı Burhanettin Devleti egemenliğine giren kent, 1467 yılında Fatih Sultan Mehmet döneminde kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Ünlü Seyyahların Gözünden Aksaray
Tarih boyunca pek çok seyyahın ilgisini çeken Aksaray, 14. yüzyılda ünlü gezgin İbn-i Battuta tarafından ziyaret edilmiştir. Seyahatnamesinde Aksaray'ı "Bilâd-ı Rûm'un en güzel ve sağlam şehirlerinden biri" olarak tanımlayan İbn-i Battuta; şehrin içinden geçen üç kanalın evlerin içinden aktığını, her yanının akarsular, bağlar, bostanlar ve üzüm bahçeleriyle çevrili olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Aksaray'ın koyun yününden üretilen zarif halı ve kilimlerinin dünyada bir benzeri olmadığını; bunların Şam, Mısır, Irak, Hindistan, Çin ve diğer Türk ülkelerine ihraç edildiğini yazmıştır. 17. yüzyılda şehri ziyaret eden Evliya Çelebi ise kentin ortasından geçen büyük bir ırmak kenarına kurulmuş, dört köşeli, taş yapılı ve sağlam Aksaray Kalesi'nden bahsetmiştir. Evliya Çelebi ayrıca bölgedeki Ortaköy ve Helvadere gibi yerleşimlerin verimliliğini vurgulamış ve şehirde birçok büyük evliya yaşadığı için tarihçilerin buraya "Sâlihler yeri" dediğini aktarmıştır.
Beyaz Saray Efsanesi
Halk arasında ve Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde yer alan bir efsaneye göre, kentin ismi Sultan II. Kılıç Arslan'ın burada yaptırdığı bembeyaz bir saraydan gelmektedir. Anlatıya göre saray giriş kapısının sağında ve solunda tunçtan iki adet heybetli aslan heykeli bulunmaktaydı ve saraya kötülük yapmak isteyenler bu aslanların ağzından saçılan kıvılcımlarla helak olurdu. Uzaktan bembeyaz görünen bu saray nedeniyle şehre Aksaray denmiştir; ancak bu yakıştırmanın resmi ve tarihi bir dayanağı yoktur. Rumların ise şehre tarihte "Pegahelna" dedikleri bilinmektedir.